Seyfullah’ın Kasım Günlüğü

Seyfullah’ın Kasım Günlüğü Seyfullah Kasım 30, 2025 22 KASIM Suskunluğa bürünürdü Katılmış bütün sahne dışı varlıklar Sahnede sadece şaklabanlar var Bir zaman taksiminden çok Anın kaçınılmaz beldesinde Kaybolmuş bir neslin Sadece ışığa ihtiyacı var 27 KASIM Bir şehri konuşmak, bir şehri yaşamak.Sabahları metroda sabahlayan evsizler;akşamları zengin mahallelerinde eğlence cümbüşü.Mavinin tonlarını taşıyan boğaz,yanında yeşilin tüm varyasyonlarıyla uzanan yamaçlar.İkindi vakitlerinde, gün batımına yakın gökyüzüne yayılanebemkuşağı renkleri…En çok da mor.Bir şehri yaşamak…Yaşantına denk düşmüş iyi ve kötü taraflarının,güzel ve çirkin yüzlerininen uç noktada göründüğü bir şehri konuşmak.Ve geriye bir cümle bırakmakşehri terk ederken:“Bırak insanları, şehirleri konuşalım…” Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Zamansız Bir An Yağmur’a Ağıt Ağustos Kütüphanesi
Meryem’in Kasım Günlüğü

Meryem’in Kasım Günlüğü Meryem Çiçek Kasım 30, 2025 2 KASIM 2025Bil ki bir gün sonra yazıyorum. Razı etmek, razı olmak… 3 KASIM 2025Bir tek Sen’in kulunum, bir tek Sen benim Allah’ımsın. Bir tek Sana kulluk ederim. Ağlanır buna. Kendi haline ağladığın gibi ağlanır. Evi ev yapan neymiş anlıyorum. Ağırladıklarınmış, ağırlığını taşıdıklarınmış, yaşadıkların, düzenlediklerin, temizlediklerin, yerleştirdiklerin… Kusurlu olan insana sevgiyi canlı tutan da… Hakiki sevgi ve şefkati diri tutan da, kulağa garip gelse de, ölüm ve ayrılıkmış. Ne gariptir insanın hem varlık hem yokluk ile imtihan olması. Benim gibiler de varlık imtihanında dahi yokluk imtihanından endişe eder durur. Bu da bana elimdekilerin değerini hatırlatan. Derdin dert mi?Ama elindeki en değerli kılıç bile keser elini sarıp sarmalamazsan. Değerli demek acıtmaz demek değil. Değerli demek acıtmasına değer demek, değerli demek senin omurganı şekillendirecek bir acı demek. Değerli demek, bak bakalım her şeye Yaratan’in biçtiği kadar, ve biçtiği şekilde değer verebilecek misin demek? Ne az, ne çok. Peki yeniden. Değer vermek ne demek? Onu bilmiyorum, ama her daim yanılgıya düştüğüm mesele de şu: değer vermek, kul köle olmak değil. Hatta insan için bir yüktür birinin ona kul köle olması. İnsan İlah olmayı kaldıramaz, ağır bir yüktür Allah’a verilecek saygı ve sevginin insana duyulması. Köle olan yorulur, köle olunanın ya ruhu duymaz, yahut yorulanın yorgunluğu rahatsız eder onun da içini ve dişini. Ben yapayım derken, olamıyorum. Sevemiyorum, seviyorsam sevgi göstermeyi bilemiyorum. Komutla çalışan asker gibiyim. Ne yapacağımdan emin olamadığımda, yahut çok fazla şey yapmak istediğimde hedeften sapıp boş yere, yanlış şeyler için idman yapıyorum. Güvenemiyorum kararlarıma, ve güvenemiyorum evet ve hayırlarıma. Güvenmiyorum kendime çünkü. Ya bunu Allah için yapmıyorsam? Vesvese yakın arkadaş sanırım bana. Ama kararsızlık, güvensizlik, ve inançsızlık bazen beni yeise sürüklüyor. Hep bir şey yapmak, yahut hiçbir şey yapmamaya kadar. Ama bugün kötü hissede hissede bir şeyler yaptım, ve bir şeyler yapmadım. Bilmem bu bir başarı mıydı… Ama verdiğin kararların sorumluluğunu almak güzel bir şey. Yine istediğimi istediğim şekilde söyleyemiyorum. Okusam bunu kendi iç dünyamı yansıtıyor mu diye. Cevap koca bi “belki”. Beynim odak noktası olmayan oklar silsilesi. Her düşünce bir diğerinden bahsederken yaydan çıkıyor. Gittiğim her yere odamı ve havadar halini taşımak istiyorum. Yatağımı, masami, kitaplarımı, tablolarımı, sarı minderimi seviyorum. Bana hediye gelen ışıkları, masamın önündeki duvara astığım yazıları seviyorum. Yatak örtülerimi, çarşafımı… Ama en çok rengini seviyorum odamın. Seviyorum odamı. Sevdiğim şeyleri kaybetmekten korkuyorum, sevmenin ve sevilmenin yükünü kaldıramasam da.Sonra kaybetmeyi korktuğum şeylerin olmasından korkuyorum.Sevdiğim şeyleri kaybetmekten korkmadan onlara sevgimi gösteremediğimi hatırlıyorum.Sevmeyi bilmiyorum.Kendimi sevmiyorum. Kalbim sevgiden çok korku ile yoğruluyor. Yazdığımın da, yarısı kadar bile, konuşamıyorum. Sanırım yazmak düşüncelerime yön veriyor. Sanırım kimsenin beni dinlemiyor olması gerekiyor kendim olabilmem için. Yahut kendim de yabancı bana.Halk ile iken Hak ile olmak, ne büyük bir basiretmiş. Şimdi bir şarkı sana, o zamanlar dinleyip suskunlaşırdım: “Atlar düşer, krallıklar yıkılırKuşlar göçerSenden n’aber?Tek mevsimlik çiçek gibi açıp solanNeyin peşinde, var mı haber?Zor zamanlar olurNasıl çıkarsan içindenOmurgan öyle şekillenirBeni sorarsanızBazen cennet yeriBazen cehennemin dibiEvim gibi, evim gibi Bir akşamüstü yuvarlandım yerlerdeBi’ akşamüstü sarıldım kendimeDöndüm ve arkama baktımHepinize el salladım Kendim kadar sonsuzumBu dert benim, içim dışımYanar dönerBugünler geçer, yaram bana kucak açarYolum ateşmiş, ne fark eder?” Bence Rumi’yi izlemek bana iyi geldi. Konuşmayı kabul etmek, yazmak, ve düşüncelerimin kafamın etini yemesi, ve okumak… Az uyusam ve bunlara hep zamanım olsa… Dua niyetine geçsin. 4 KASIM 2025 Benim hüznüm Kimya’nın hüznü ile bir mi? Öyle olsa iple çeker miydim ben de ölmeyi? Büyük sözler edecek kadar küçüğüz. Aşık olmayı istemekten başka harcımız yok. Niyetten gayri amel yok. Niyetini sorguladığında da sığınacak çaren… Rumi dizisinden birkaç kesit, ve hepsini yazacak takatım yoktu, yahut dikkatimi hem dinleyip hem de yazmaya aynı anda veremedim. Bazılarını yalnızca dinlemek istedim: “Senin kusurun da bu Alaaddin, olan her şeyi kendine yoruyorsun.”Ne kadar korkunç bir kusur, ve ne kadar korkunç, en çok da benim gibileri için. “Sen bu alemin derdine takat getirebilirsin Şems, senin gücün buna yeter. Ölümü anlat bana, ölümün hakikatini anlat”… “Öyle diri yaşamalı, öyle diri ölmeli.” “Her şey aslına varır”…“Belki de aslımı bulmam için üzülmem gerekiyordur.”…“Aşığın yurdu Hakk’in yanıdır” Tek İlah O’dur. Ve ancak Allah’a yönel… Ve yine başkasından gelen sözler ile bitireyim: Düşün, Kim üzebilir seni senden başka?Kim doldurabilir içindeki boşluğu sen istemezsen? Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?Kim yıkar, yıpratır seni, sen izin vermezsen?Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?Her şey sende başlar, sende biter…!Yeter ki yürekli ol; Tükenme, tüketme, tükettirme içindeki yaşama sevgisini .!Ya çare sizsiniz, ya da çaresizsiniz…! (Friedrich NİETZSCHE) Sana söylenen hiçbir şey tesadüf değil. Yeter ki Sen duyduğunun söyleyeni olduğunu unutma. Ve ancak Allah’a yönel…Allah’im sadece Sen’in kulunum.Gözyaşı kadar da, sarhoş eden bir içki yok. 5 KASIM 2025 Kendini bilmek ne zormuş. Dünya hem yoğuruyor seni, hem ham bırakıyor. Pişmek için ateş gibi yanmak istediğin bazı zamanlar, meşgaleler seni serin tutuyor. Serinlemek istediğin bazı zamanlar ise, bir derdin ateşi seni istesen de bırakmıyor.Hafızanallah, buz tutmayasın. Kendini bilmek ne zor!Başkaları sana ayna olacakken, sen o tertemiz suretlerde bile kayboluyorsun. Ah bu emin olamama, ah bu sorgulama hali, ah kaygı, ah endişe, ah… Sen’den başkalarının huzurunda Sen’i tek başıma olduğumda olduğu kadar hatırlayamama. Yahut öyle sanma.Çünkü yanlarında Sen’i özlüyorsam, tek başıma ve rahatken Sen’siz olmaktan çok daha evladır bu.Ve şeytanın sağdan yaklaşması… Bir mağaraya sığınma isteği. Belki bir mağarada isem, oradan çıkmaktan duyduğum kaygı. Hem ev, hem zindan. Hem ev, hem zindan.Evim, kendim, bedenim.Hem ev, hem zindan.Seni çok seviyorum anne. Ve bunu hiçbir zaman yan yana iken, tek başıma iken yaşadığım derin hali ile gözlerinin içine bakıp söyleyemedim.Keşke bu dünyada herkes anne olsa; herkes, herkese anne olsa. Keşke Sen’in gibi olsak, ey insanlığın annesi ve babası… Keşke, Sen gibi olsak.Kendini bilmek ne zormuş, Sen’i bulamadıktan sonra. Yine aşırı rüzgar var.. 7 KASIM 2025 Personal statement ve ilk iş günüm 🙂 Dedem günlüğüne falan yaz dedi. 9 KASIM 2025 Benim yazmak için izlemem mi lazım?Bir şeyler geldi aklıma ve şimdi uçtu.“İlkler gibi sineleri dolu doluydu” 16 KASIM 2025Astım dereleri, düştüm çukurlara…Gördüm seraplar çukurlardaSezdim kokusunu burnumdaŞu kokar mı?Tüm azaların duymaz oluncaKokar şu da Astım dereleri, düştüm çukurlara…Bitti dediğim yola döndüm sayısızcaYol mu benzer, ben mi çemberler çiziyorumDiye diye Ve astım dereleriDüştüm çukurlaraFerhad olsaydımYahut sarapYa dağ
Nilüfer’in Kasım Günlüğü

Nilüfer’in Kasım Günlüğü Nilüfer Kabul Kasım 30, 2025 1 Kasım Cumartesi tamamen dolu bir gündü. Sabah saat 10’dan öğleden sonra 2’ye kadar bir programım vardı. Ondan sonra babam beni almaya geldi, birlikte bir kahve dükkânına gidip içecek aldık ve sonra babamın iş ofisine gidip orada biraz çalıştık. Bu sırada kız kardeşimin robotik programının bitmesini bekliyorduk. Daha sonra annemi almaya gittik çünkü o da dışarıdaydı ve arkadaşlarıyla bir programı vardı. O arada Trader Joe’s’tan alışveriş yaptı çünkü kız kardeşimin robotik takımı o akşam film gecesi düzenliyordu. Sonra ben ve ailem bir restorana gidip yemek yedik, yine kız kardeşimin programının bitmesini beklerken. Ardından babamın ofisine geri döndük, biraz daha çalıştık ve kız kardeşimin programı bitince onu almaya gittik. Sonra uzun ve yoğun bir Cumartesi gününün ardından eve döndük. Eve geldiğimizde babam ertesi günkü New York iş seyahati için valizini toplamaya başladı. Çarşamba günü dönecek. 2 Kasım Bu pazar babam iş seyahati için New York’a gitti ve Çarşamba günü geri dönecek. Benim 9’dan 10’a kadar bir toplantım vardı. Sonra ailemle, yani ben ve annem (ama kız kardeşim değil çünkü Türk fırınına gitmeden önce onu programına bırakmamız gerekiyordu), önce kardeşimi bıraktık. Kardeşimi bıraktıktan sonra, arkadaşımın kardeşini onun programından almamız gerekiyordu, onu da aldık. Yani ben ve annem, arkadaşlarımızla birlikte gittik; onlar bizi Türk fırını/restoranına götürdü ve orada diğer arkadaşlarımızla buluştuk. Oraya lezzetli bir Türk kahvaltısı yapmak için gittik. Neyse ki rezervasyonumuz vardı çünkü uzun bir kuyruk vardı ve beklemek zorunda kalmadık. Garson geldi, bizi bir masaya oturttu ve siparişimizi verdik. Yemeklerimiz geldiğinde herkes yemeye başladı ve her şey çok lezzetliydi. Yedikçe yedik, konuştukça konuştuk. Bol bol Türk çayı içtik. Saatlerce orada oturduk. Sonunda hep birlikte kalkmaya karar verdik. Sonra ben ve annem başka bir arkadaşımızla birlikte kız kardeşimi programından almaya gittik. Onu da aldıktan sonra, arkadaşlarımız bizi eve bıraktı. 3 Kasım Bugün okulda bir pazartesi günü daha geçti.Sabah, katılmam gereken bir üniversite tanıtımına gittim; fena değildi. Sonra dersten derse koşturdum. Bu durum artık gerçekten yorucu olmaya başladı. Pazartesileri hiç sevmiyorum çünkü hafta sonuna çok uzak, ama cuma günü hafta sonuna çok yakın ve hafta sonları da öyle hızlı geçiyor ki! Bu hafta okul programımız çok kötü ve okulun programı değiştirmesinden pek hoşlanmıyorum. Çarşamba günü tüm derslerin 30’ar dakika olduğu kısa bir gün olacak, bunu seviyorum. Ama perşembe ve cuma günleri blok ders olacak, yani dersler 85 dakika sürecek ve bundan nefret ediyorum. Yine de bu ayın kasım olmasına çok sevindim çünkü 18. doğum günüme günleri sayıyorum!! 4 Kasım Bugün sıradan bir okul günüydü… ta ki öyle olmayana kadar… şaka yapıyorum…Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde seçim günüydü: New Jersey için yeni vali temsilcisi ve New York City için yeni belediye başkanı seçiliyordu. Bunun hakkında daha sonra daha fazla konuşacağım. Okul ise her zamanki gibiydi: yorucu, sınıftan sınıfa yürümek, oturmak, ders dinlemek, ödev yapmak… önemli bir şey yoktu. Asıl önemli olan, altıncı dersimde Amerikan Hükümeti dersine girdiğimde oldu. Öğretmenimiz seçimlerden ve neler olabileceğinden bahsetmeye başladı. Ayrıca seçimleri konuşmak için bir Zoom toplantısı düzenleyeceğini söyledi. Ben de o toplantıya katıldım ve seçimlerle ilgili güzel bir sohbetimiz oldu. Seçimleri izledim; New Jersey’in yeni vali temsilcisi Demokrat Parti’den Mikie Sherrill oldu. New York City’nin yeni belediye başkanı ise Müslüman bir adam olan Zohran Mamdani seçildi. Buna çok sevindim, çünkü New York’ta yaşamıyor olsam da, New York’un ilk Müslüman belediye başkanının seçilmesi beni çok mutlu etti. Yani kısacası, bugün seçimler gerçekleşti. 5 Kasım Bugün okulumda kısa gün vardı ve tüm dersler kısa sürdü. Kısa günleri gerçekten seviyorum ama haftanın ortasında olmasını pek sevmiyorum. Bence kısa günler pazartesi, salı ya da cuma günleri olsaydı daha iyi olurdu. Ama bu hafta okul programımız biraz karıştı çünkü normalde blok derslerimiz çarşamba ve perşembe olurken bu hafta perşembe ve cuma gününe alındı, bu da hoşuma gitmiyor. Bu hafta iki tane sınavım var: yarın Amerikan hükümeti sınavım, cuma günü ise İspanyolca sınavım var. Çok stresliyim ve çok gergin hissediyorum. Bugün babamın New York’tan gelmesine ise çok seviniyorum! Onu görmeyi sabırsızlıkla bekliyorum! Babam iş için New York’a gitmişti, bu yüzden bugün eve dönerken onu görmek beni çok heyecanlandırıyor! Yarın ve cuma uzun ve yorucu günler olacak. Hafta sonunu dört gözle bekliyorum!! 6 Kasım Bugün okulda uzun bir gündü. İkinci dersimde, yani çalışma dersi olan saatimde, tarih sınavım vardı. Bu yüzden sınavımı ikinci dersimde girmeye karar verdim; böylece bitirip aradan çıkarmış oldum. Altıncı dersimde, yani günün son dersinde ise, çünkü okul programımız biraz garip; perşembe ve cuma günleri her ders 85 dakika süren blok derslerimiz var, perşembe bitti, şimdi yarın bir uzun blok dersim daha var. Neyse, altıncı dersimde sınavımı bitirdiğim için, tüm dersi uyuyarak geçirdim. Üzerinde çalışmam gereken pek bir şey yoktu ve öğretmenim de gayet rahattı, bu yüzden hiçbir şey demedi. Ben de herkes sınava girerken uyuyup dinlendim. Bu güzeldi! Yarın İspanyolca sınavım var ve biraz gerginim, ama umarım iyi geçer. Ayrıca babam da dün New York’tan döndü, bugün onu gördüm, bu da güzeldi; geri dönmesine sevindim. Ama eve dönmüş olmasına rağmen hâlâ çalışması gereken işler vardı. Üstelik New York’taki üç saatlik zaman farkına alışmıştı, şimdi California saatine yeniden alışması biraz zaman alacak. Yani kısacası, yarın okulda yine uzun bir gün olacak. Hasta olmama rağmen okula gidiyorum ama hafta sonuna kadar iyileşmeyi umuyorum! 10 Kasım Bugün okulda bir pazartesi daha geçti. Derslere gir, ödev yap, sonra biraz daha ödev yap. Üniversite başvurularının son teslim tarihi yaklaşıyor ve ben de onları bitirmeye biraz daha yaklaşıyorum. Yarın okulum yok çünkü Veterans Day(Gaziler Günü), bu beni mutlu ediyor ama haftanın ortasında böyle bir tatil olması da garip geliyor, yine de sorun değil. Yarın biraz dinleneceğim ve her zamanki gibi okul için biraz çalışırken kendimin keyfini çıkaracağım. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Kırk Meselesi Olmak Ve Ölmek Arasında Bir Mutabakat Zamansız Bir An
Cehennem Çiçeği: İnceleme

Cehennem Çiçeği tramvay Kasım 26, 2025 Kitap Özeti Alper Kamu, 5 yaşında bir dedektif. Mahalleye yeni taşınan ailenin engelli oğlu öldürülmüştür. Herkes çocuğun abisinden şüphelenirken küçük ama zeki dedektifimiz bundan pek emin değildir. Yer yer güldüren, hüzünlendiren, düşündüren bu roman cinayeti kimin işlediğini açığa çıkararak sonlanır. Aşk, aile hayatı, cinayet ve hayat hakkında sorgulamalarla dolu bu kitap sizin beş yaşındaki çok zeki bir çocuğun gözünden hayata bakmanızı sağlayacak. Yazarın Biyografisi ve Ödüller Alper Canıgüz, 1969 yılında İstanbul’da doğmuş ve Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olmuştur. Polisiye, kara mizah ve fantastik unsurları harmanlayan kendine özgü üslubuyla tanınır. İlk romanı Tatlı Rüyalar (2000) ile edebiyat dünyasına adım atan Canıgüz, özellikle Oğullar ve Rencide Ruhlar (2004) ile geniş bir okur kitlesine ulaşmıştır. Beş yaşındaki dâhi bir çocuğun gözünden anlatılan Cehennem Çiçeği (2013) romanı, zekice kurgusu ve mizahi diliyle büyük ilgi görmüştür. Sonrasında Kan ve Gül (2017) romanıyla da başarısını sürdürmüştür. Eserleri farklı dillere çevrilen ve kült bir okur kitlesine sahip olan Canıgüz, absürt mizahı ve toplumsal eleştiriyi ustalıkla bir araya getirerek çağdaş Türk edebiyatında kendine özgü bir yer edinmiştir. Kitabın İncelemesi “Bilirsiniz, insanlar doğar, ölür ve sonra büyür.” Kitabın yaratıcılığını özetleyen en vurucu cümlelerden biri bu bence. Daha ilk sayfalarda bile insanı hem gülümsetip hem de düşündüren bir yapısı var. Cehennem Çiçeği, Alper Canıgüz’ün kaleminden çıkmış enfes bir polisiye-komedi. Kitaptaki ana karakterimiz Alper, 5 yaşında ama zekâsıyla çoğu yetişkine taş çıkartacak kadar ileride. Hatta öyle ki, çoğu yetişkin onunla karşılaştığında bir durup “Bu nasıl bir çocuk yahu?” demeden edemiyor. Ama işin ilginci şu ki, Alper’in dünyası o kadar da toz pembe değil. Gülümseten anlatımın altında aslında karanlık, karmaşık ve sorgulayıcı bir gerçeklik yatıyor. Her ne kadar yaşı küçük olsa da, olaylara bakışı, kendine has yorumları ve hayatı çözümleyiş biçimi o kadar olgun ki, insan zaman zaman “Ben ne yapıyorum hayatımla?” dedirtecek türden. Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri, olay örgüsünün sadece bir polisiye hikâyesi olmaktan çıkıp, adalet, insanlık, aşk ve ölüm gibi evrensel kavramları sorgulayan bir yapıya bürünmesi. Bu kez minik dedektifimiz, bir çocuğun ölümü ve geçmişe ait unutulmaya yüz tutmuş bir aşk hikâyesinin ardındaki sırları çözmeye çalışıyor. Ve bu süreçte karşımıza şu soruyu çıkarıyor: “İnsanlığa dair kavrayışımızı biraz daha ileri götürmeyecekse bir cinayeti çözmenin ne anlamı var ki?” Böyle bir cümleyi 5 yaşındaki bir karakterden duymak, işin hem tuhaf hem de büyüleyici kısmı. Komedi unsurları öyle dozunda ki, karanlık bir hikâyeyi bile keyifle okutuyor. Ama öyle kuru kuru bir güldürme çabası değil; ince zekâ ürünü esprilerle, hayatın ironileriyle ve zaman zaman da acı gerçeklerle bezenmiş. Kitabın içinde edebiyata dair düşünceler, yer yer felsefi derinlikler ve Alper’in en hayalperestlerine bile meydan okuyan bir iç dünyası var. Tüm bu unsurlar birleşince, ortaya okuması gerçekten hem eğlenceli hem de düşündürücü bir kitap çıkıyor. Özellikle modern edebiyat ve polisiye türüne ilgi duyan herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Zekice yazılmış, yer yer kafa karıştıran ama asla sıkmayan bir anlatım. Alper Canıgüz’ün kaleminde hayat bulan bu minik dedektif, akıllarınızda uzun süre yer edecek türden bir karakter. – “Ne acayip çocuksun sen yahu…” – “Bir sen kalmıştın bunu söylemeyen. Hadi işimize bakalım.” Gerçekten de öyle. Alper, acayip ama bir o kadar da büyüleyici bir çocuk. Alıntılar “Pazarlığa açık değilse ruhum, Şeytan beş para vermeyeceğindendir.” “Hayatı anlıyorum” dedim. “Sadece kabullenemiyorum” “Babacığım,” dedim. “Sen de biliyorsun, vakit mutlu hikayeler için çok geç.” Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Martin Eden: İnceleme – Copy Benden Gidişine Bana Gelişine Kırmızı Pazartesi: İnceleme
Benden Gidişine Bana Gelişine

Benden Gidişine Bana Gelişine Nermin Yetkin Kasım 26, 2025 Bitirmek ne büyük güç güzelimGel o gül yüzünü öpeyimGüllerin içinden kokunu seçeyimGönlümdeki yerini seveyim Ben görürüm guzeliBaktırır bana en güzeliGülüşüne hasretim Gel güllük gülistanlık et bu seveni Günüm geçer sensizRenksiz, kokusuz, emeksizGel o cilvelerinle de kendime geleyimGelene gidene senin şarkını söyleyeyim Güvercin göndereyim gidişineBenden gidişine, bana gelişineBoy boy güller yetiştireyimHer soluşlarında seni tekrar kaybedeyim Gülüm günüm, geçmez sözümVer elini serilsin ömrümSebep görmez gözümGerçeklikten sıyrılmıştır günüm Gökyüzüm günlük güneşlik sen varsan eğerGeldi mi güvercin, vardıysa eğerŞimdi saçımda gül kokusu Neyleyim senin gülün değilse Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Rüzgar Şafak Yağmuru Farklı Kapılar
Yıldızlar

Yıldızlar Miranda Kasım 22, 2025 Ne yıldızlar anlatırdı geceyi Ne de gece tanırdı yıldızlarını Yaşamak böyleydi işteİçindeki, içindekini bilmezdi Sonra hiç bilmediği bir yıldız Kayardı hayatından Ve geçer giderdi Bir kitapta okumuştuHatırladı; Tutamadıklarımızdan yaratılmıştır yıldızlar… Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Yağmur! Öyle işte…Sadece…Öyle… Kırk Meselesi
Kırmızı Pazartesi: İnceleme

Kırmızı Pazartesi Gabriel García Márquez Dilara Özdemir Kasım 15, 2025 Kitabın sonunun nasıl biteceğini bilseniz de bir kitabı okur muydunuz? “İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü bu” cümlesiyle başlıyor öykümüz. Mahalledeki herkes Santiago Nasar’ın öldürüleceğini biliyor, ama kimse onu bu acı gerçekten kurtaramıyor. Bayardo San Roman kasabaya geldiği zaman gönlü, Angela Vicario’ya kayıyor ve onunla evlenmeye karar veriyor. Kitabımız, kızların isteklerinin bir şey ifade etmediği bir dönemde geçtiği için ailesi zengin bir damat bulma heyecanıyla kızlarına sormadan bu evliliğe onay veriyorlar. Aşkından başka hiçbir şeyi görmeyen Bayardo San Roman, bir gün Angela Vicario’ya kasabada her yerde yaşama seçeneği olsaydı nereyi isteyeceğini soruyor. Yaşlı bir adamın çok sevdiği karısından kalan son hatırası olan, kasabadaki en görkemli konağı gösteriyor. Parasıyla her şeyi alabileceğine inanan Bayardo San Roman bu konağı ondan alıyor. Ama zorla satın aldığı bu ev onu mutlu edemiyor çünkü Angela Vicario ile evlilikleri altı saatten fazla sürmüyor. Angela Vicario’nun bakire olmadığını anlayan Bayardo San Roman, onu babasının evine geri getiriyor. İkiz kardeşler Pablo ve Pedro, kız kardeşlerine bunu kimin yaptığını sorduklarında cevap olarak “Santiago Nasar”dan başka bir şey alamıyorlar. Ne zaman, nasıl ve en önemlisi de gerçek olup olmadığını hiçbir zaman kimse bilemiyor. Anlatıcımız, Santiago Nasar’ın arkadaşı, yıllar sonra bu olayı hatırlar gibi anlatırken, hafızanın insanı nasıl yanılttığından, herkesin o günü nasıl farklı hatırladığından da bahsediyor. Kimilerinin yağmurlu diye hatırladığı o günü, kimileri bir damla bile düşmemişti diye hatırlıyor. Anlatıcımızın tahminlerine göre Angela Vicario’ya bunu yapan kişi Santiago Nasar değildi, çünkü onları kimse bir arada bile görmemişti. İkisi çok farklı insanlardı ve Santiago Nasar ondan çok iyi bahsetmezdi. Muhtemelen Angela Vicario, sevdiği adamı korumak için Santiago Nasar’ın ismini vererek onu ölüme göndermişti. Anlatıcının anlattığına göre öğreniyoruz ki, bu olaydan sonra Angela Vicario, Bayardo San Roman’ın kendisini ne kadar sevdiğini farkediyor ve onu kaybettiği için çok pişman oluyor. Yıllarca ona yüzlerce mektup yazıyor ama hiçbirinden geri dönüş alamıyor. On beş yıl sonra bir gün kapısı çalınıyor ve Bayardo San Roman elinde hiç açılmamış ama düzenle saklanmış mektuplarla “işte geldim” diyor. Kasaplık yapan Pablo ve Pedro, en kaliteli bıçaklarını alıp kız kardeşlerinin namusunu korumak için bir iftirayla Santiago Nasar’ın peşine düşüyorlar. O sabah da herkes piskoposun gemiyle şehrin yakınından geçecek diye çok heyecanlılar. Santiago Nasar da öldürüleceğinden habersiz, herkes gibi en şık kıyafetlerini giyerek piskoposu karşılamak için annesine son kez selam verip evden ayrılıyor. Hemen kapının önünde duran, onu katillerinden uyarmak için yazılan notu farketmiyor. Pablo ve Pedro ellerindeki bıçakları kimseden saklamayarak önlerine gelen herkese Santiago Nasar’ı öldürmek için beklediklerini itiraf ediyorlar. Çünkü her ne kadar kız kardeşlerinin namusunu korumaları gerekse de Santiago Nasar’ın kötü biri olmadığının farkındalar ve içten içe birinin koşup onlara haber vermesini, kendilerini engellemesini istiyorlar. Ama ikizlerin uykusuz ve sarhoş olduklarını düşündüğü için kimse onların bu cinayeti gerçekten işleyebileceklerine inanmıyor. Bu haber belediye başkanın kulağına gittiğinde hemen ellerindeki bıçakları alıp ikizleri evlerine gönderiyor ama adamlar kasap sonuçta. Evden yeni bıçaklarını alarak tekrar Santiago Nasar’ı beklemeye koyuluyorlar. Bu sırada arkadaşıyla birlikte piskoposun karaya bile çıkmayan gemisini karşılayıp geri dönen Santiago Nasar nişanlısının evine uğruyor. Nişanlısı kendisine yazdığı mektupları Santiago’dan geri isteyip odasına kapanarak ağlamaya başlıyor. Santiago, garibim, her şeyden bihaber olduğu için çok şaşırıyor. Sonunda herkesin bildiği gerçeği yolda nişanlısının babasından öğreniyor. Pablo ve Pedro tarafından takip edildiğini farketmeden eve doğru yürümeye başlıyor. Annesi Plâcida Linero, oğlunu yukarda odasında uyuyor zannettiği için ikizleri görünce oğlunu koruma isteğiyle farketmeden kapıyı Santiago’nun yüzüne kapatıyor. Farklı bir yönden eve girmeye çalışan Santiago Nasar, Pablo ve Pedro tarafından defalarca bıçaklanarak ölüme terk ediliyor. Yaralı olarak evin arka kapısından içeri girip mutfağın ortasında yere yığılıyor. En başta sorduğum soruya geri dönüyorum, kitabın sonunun nasıl biteceğini bilseniz de bu kitabı okur muydunuz? Hayat da böyle değil mi? Öleceğimizi biliyoruz, ama yine de yaşıyoruz. Kimisi öleceğini bildiği için daha iyi bir hayat yaşamaya çalışıyor. Kimisi de nasıl olsa öleceğiz deyip sonuçlarını düşünmeden yaşıyor. İki durumda da ve her durumda da, bildiğimiz tek şey bir gün hepimizin bu dünyadan gidecek olmamız. Ne ben, ne de bu satırları okuyan sen, bundan yüz sene sonra burada olmayacağız. Belki bu satırlar bile kalmayacak bir gün. Belki de internetin bir köşesinde sonsuza kadar kalacaklar. Belki de sadece yazdıklarımız değil, ağzımızdan çıkan her hece, her kelime, dalgalarla sonsuza kadar gitmektedir. Poyraz Karayel’in dediği gibi: “Bir teoriye göre insanların ağzından çıkan her ses, her kelime sonsuza kadar yankılanıyormuş. Mesela ben şimdi sana “seni seviyorum” dediğim zaman bu sonsuza kadar yankılanacak. O da benim seni sonsuza kadar seveceğimin ispatı.” O zaman yazdıklarımızın, söylediklerimizin, yaptıklarımızın bir manasının olmaması mümkün mü gerçekten? Eğer yazdığımız her cümle, ağzımızdan çıkan her kelime sonsuza kadar kalacaksa, o zaman güzel şeyler söylememiz gerekmez mi? Biz bu dünyadan gittikten sonra arkamızda güzel ses dalgaları bıraksak bu bizi daha da mutlu etmez mi? Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın 12 Kızgın Adam (12 Angry Men) Herkes Aşk Derken Ben Özlem Diyorum Son Samuray (The Last Samurai)
Sandalyeler Üzerinde

Sandalyeler Üzerin(d)e Samiye Has Kasım 1, 2025 Tasarımcının görevi nedir? Tasarım, insanlık tarihi kadar eski bir kavram. Ama belki de her yerde karşımıza çıktığı için ne olduğunu fark etmek o kadar kolay olmuyor. Tasarım o kadar hayatımızın içine işlemiş durumda ki, çoğu zaman onunla yaşadığımızın bile farkında değiliz; oturduğumuz sandalyede, tuttuğumuz bardakta, bastığımız kaldırım taşında. Bir tasarım öğrencisi olarak “tasarım nedir, tasarımcı ne yapar?” sorusu, okulda sık sık karşıma çıkıyor. Aklımda bu sorularla, Rhode Island School of Design Museum’da gezerken, belki de en sade yerden başlamalıyım diye düşündüm: hepimizin her gün kullandığı basit bir nesneden, yani sandalyelerden. RISD Müzesi’nin koleksiyonunda, 16. ve 17. yüzyıllardan Amerikan sandalyeleriyle 20. ve 21. yüzyılın modern tasarımlarına uzanan geniş bir yelpazede tasarımlar yer alıyor. Benim ilgimi özellikle modern dönem sandalyeleri çekti. Fark ettim ki, 19. yüzyılın başında endüstriyel yenilikler hızla gelişmiş, seri üretim artık daha az sorun oluşturur hale gelmişti. Her şeyin daha mekanikleştiği bu dönemin ardından, insanlar “konfor” kavramını da daha derinlemesine düşünme fırsatı bulmuşlardı. Bu yazıda, koleksiyondan seçtiğim birkaç sandalye üzerinden, konforun tasarımda nasıl farklı biçimlerde ele alındığını incelemek istiyorum. Tasarımcı Charles Eames’in bir sözü var: “Tasarımcının rolü, misafirlerinin ihtiyaçlarını önceden sezebilen düşünceli bir ev sahibi olmaktır.” Bu söz, tasarımın özünü çok güzel anlatıyor: insanı anlamak, ihtiyaçlarını hissetmek ve onlara cevap verebilmek. Sandalyeler bu anlamda mükemmel örneklerdir çünkü doğrudan bedenle, yani insanla temas halindeler. Örneğin Alvar Aalto’nun Armchair Model 31 (1931–1932) adlı tasarımı, fiziksel konforun en güzel örneklerinden biri. Aalto bu formu geliştirirken, tüberküloz hastalarının nefes almasını kolaylaştırmak için tasarladığı ünlü Paimio Chair’e giden yolu açmıştı. Sandalyenin kavisli sırtlığı bedeni destekliyor, açısı nefesi rahatlatıyor. Ama bu aynı zamanda malzeme ve teknolojiyle de ilgili. Aalto’nun o dönemde geliştirdiği yeni lamine ahşap tekniği, hem esnek hem de dayanıklı bir form yaratmasını sağlamıştı. Böylece kullanıcı sandalyeye “gömülmeden” rahatlayabiliyor; tasarım da insan merkezli bir yaklaşımı yansıtıyordu. Bir başka örnek, Charles ve Ray Eames’in DCW (Dining Chair Wood) (1946) modelidir. Tamamen kontrplaktan yapılan bu sandalye, ergonomik formuyla bedenin doğal eğrilerine uyum sağlıyor. Aalto’nun ve Eames’lerin sandalyeleri farklı coğrafyalarda, farklı düşünce sistemleri içinde doğmuş olsa da (biri İskandinav insan merkezliliğinden, diğeri Amerikan modernizminden) her ikisi de aynı noktaya varıyor: insanın bedeniyle uyumlu, samimi bir oturma deneyimi yaratmak. Ama konfor yalnızca bedensel bir şey değildir. Eero Saarinen’in Tulip Chair’i (1956), görsel konforun da en az fiziksel rahatlık kadar önemli olduğunu hatırlatıyor. Saarinen, bu sandalyeyi “masa ve sandalyelerin bacak karmaşasını ortadan kaldırmak” için tasarlamıştı. Tek ayaklı, zarif formuyla mekânda sade bir huzur hissi yaratıyor. Yani yalnızca otururken değil, bakarken de insanı rahatlatıyor. 1958’de tasarlanan Verner Panton’un Heart Cone Chair’i ise konforun duygusal boyutuna dokunuyor. Parlak kırmızı rengi, kalp biçimli sırtlığı ve heykelsi formuyla hem eğlenceli hem cesur bir görüntü sergiliyor. Gören herkesin dikkatini çekiyor ama aynı zamanda kucaklayıcı biçimiyle fiziksel ve duygusal bir sıcaklık yayıyor. Ve son olarak, Jomo Tariku’nun Nyala Chair’i (2023). Bu sandalyeyi müzede gördüğümde formundan çok etkilenmiştim. Etiyopya kökenli tasarımcı Tariku, Nyala antilobunun zarif boynuzlarından ilham alarak bu formu yaratmış. Üç ayaklı tabanı geleneksel Etiyopya taburelerini hatırlatıyor. Hatta bu tasarım Black Panther filmlerinde iç mekân dekorasyonu olarak da kullanılmış. Modern çizgilere sahip ama köklerini unutmayan bir parça bu. Bence en derin konfor da burada: insanın ait olduğu kültürü, evinden uzaktayken bile yanında hissedebilmesinde. Tüm bu örnekler bana şunu düşündürdü:Tasarım, yalnızca bir nesneyi “işlevsel” hale getirmek değildir. İyi bir tasarım, insanı hem bedensel hem duygusal hem de kültürel olarak yansıtır. Fiziksel destek kadar estetik, huzur ve anlam duygusu da verir. Sonuçta, tasarımcının görevi yalnızca bir sandalye yapmak değil; insanın kendini biraz daha rahat, biraz daha “evinde” hissetmesini sağlamaktır. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Damızlık Kızın Öyküsü (The Handmaid’s Tale) Ters Yüz (Inside Out) Humboldt ve Eğitim İdeali