Çalıkuşu
- Mercan
- Ocak 23, 2026
Erkek yazarlar… biraz kendilerini belli ediyorlar
Kitabı bitirir bitirmez bu yazıyı ele aldım, o yüzden hararetimi affedin değerli okuyucular. Çalıkuşu hikâyesini çok seviyorum ve romanını okumaya bu kadar geç kaldığıma inanamıyorum. Ama ilk olarak, izninizle, bir kritiğimi dile getirmek istiyorum.
Bu romanda gördüğüm en büyük hata, konunun ağırlıkla ana karakterin fevkalade güzelliği sayesinde yürümesiydi. Gönül rahatlığıyla övebilmem için bu gerçekleri ilk ifade etmek gerekiyor. Bir kadının kendi ayaklarının üstünde durması, şehir şehir hicret ederek fedakârlığı ile kadınların gücünü göstermesi anlamında bir feminist novel; Jane Eyre romanına biraz benzettim. Ama Feride’nin güzelliğinden dolayı şehir şehir, vazife vazife savrulması biraz saçma ve gerçeksiz geldi. Bu konuya tekrar değineceğim.
Bana göre bir romanın kalitesi karakterlerin gelişiminden anlaşılır.
Baktığımızda, Feride kusursuz bir karaktere benziyor. Çocuklarla çok iyi geçiniyor, çok güzel, komik, herkesin dikkatini ve sevgisini celbediyor, neşeli bir genç kadın ve saf. Fakat bir eksik noktası vardı — sevginin ne olduğunu bilmiyordu. Bu nedenle ona verilen sevgiyi anlayamadı ve elinden kaçırdı. Bu onu çok zor bir yolculuğa soktu. Bu yolculukta duyduğu hasreti, gurbeti, ızdırabı ve yalnızlığı başka şeylerle doldurmaya çabaladı. Ama bu çektiği zorluklarla beraber içindeki dolmayan boşluk, onu sonunda aşkın ne olduğunu öğretti.
Aşk… Günümüzde çoğu insanın kolaylıkla saçıp savurduğu bir kelime. Çoğunun dilinden maalesef tek kelime olarak kalıyor. Ne gecenin bir vaktinde ayakta tutan, ne yüreği sızlatan, ne de bir ümit dolu bahar sabahında kalbe ızdırap salan aşktan bihaber ölü ruhlar… Kaba mı oldum? Kusuruma bakmayın; aşkı belli kalıplara sokarak, yüksek raflara süslü kutulara kaldırarak uzun yıllardır mahrum bırakıldık.
Aşk ne bir kusursuz adamda, ne de bir dünya güzeli kadında. Özellikle bunu anlatmakta bu roman güzel bir örnek olamayabilir belki, ama aşkı tarif etmekte kusursuzdu. Kâmran’ın adına bir şey diyemeyeceğim; hikâyenin baştan beri beyefendinin bakış açısından yazılmamasının belli bir nedeni var sonuçta. Baştan beri gerçek âşık Feride’ydi ve ne güzel tarif etti bize; aşkın hem elemli bir çile, hem de mûnîs bir şerbet olduğunu.
Feride’nin bu kadar derin bir aşk sahibi olmasının nedeni neydi? Bizi böyle aşk sahipleri olmaktan mahrum eden şey ne? Ayna misali; aynan ne kadar saf, ne kadar duru olursan, o kadar saf seversin ve duyduğun sevgiyi yansıtırsın. Feride’nin saflığı ve çocukluğu belki karakterinden en belirgin noktasıdır. Her yeni tanıştığı kişinin ona “küçük kız”, “çocuk” veya “saf” deyişinden bunu anlıyoruz.
Saf bir kalp, safça, perdesizce sevebilir. Feride’nin temiz, çocukça kalbi; hiç bir kalıba sokmadan, anlamdıramadan sevmesini sağladı. Derdi evlenmek, nişanlanmak, itibar sahibi olmak, yalnız kalmamak değildi. Aşkın ne olduğunu bilmeden, anlamadan âşık oldu. Belki tüm hikâyeyi en güzel şekilde toplayan bu sözlerdi : “Ben seni sevmeyi senden, sensiz, çok sonra öğrendim.” Şimdi aşk için deli divane koşan günümüzün insanlara bakacak olursak; o kalıba sığdıracak bir şey ararken, o samimiyeti, o safiyeti kaybediyorlar.
Dayanabilir misin?
Aşk dediğin şey uğruna diyar diyar bir miskin gibi rüzgârla savrulmuyorsan, âşığım diyebilir misin?
Aşk dediğin şeyden başka gözün hiç bir hülya görmüyor, göremiyorsa, âşığım diyebilir misin?
En neşeli bahar günlerinde için içine sığmıyorsa; karanlık gecelerde teselli buluyorsan, kendini âşık sanabilir misin?
Peki ya neden aşktan kaçtı? Bu ince sözcüğü de aklımdan çıkmayacak: “Beni çok sevmeni istiyordum, benim sevdiğim kadar olmasa da, ona yakın.” demesi çok etkiledi. Kendisi kalsaydı mutlu olacağını itiraf etmesine rağmen, gitmesi en doğru karardı. Kaybettiği aşkın özlemiyle ne olduğunu anladı ve bu aşkı tanıyarak kendini tanımış oldu.
“Sen sevmek için, sevilmek için yaratıldın Feride.” Gerçekten bazı ruhlar vardır ki, benliklerini yapan şey bu barındırdıkları derin aşklardır. O aşkı anlamayan, asla o kişiyi de anlayamaz, tanıyamaz.
Değerli okuyucu, sen ne için yaratıldın? Bu romanı okurken kendine bir pay çıkardın mı? Bu karakteri okuduğun yerde kendini gördüğün bir ayna yakaladın mı?
Değerli okuyucu, seni bilmem; ama bu kitapta kaybolmamın nedeni, satırların kendi iç dünyama uzanan bir merdiven olduklarındandı. Yetim gibi sevgisiz büyüdüm desem, belki bu nankörlüğümden tokat hak edebilirim. Ama en çok ihtiyaç duyduğum vakit, en çok başımı koyup ağlayacak omuzlara ihtiyaç duyduklarımda soğuk duvarlarla karşılaşınca, sevgi bana anca cümlelerle yazılan hikâyelerden ibaret kaldı.
Feride yetimdi; anne babasını çok erken yaşta kaybettiğinden sevginin ne olduğunu anlayamamıştı. Anne babası sağ, yanında olan sevgi yetimleri için bir metafor aslında…
Sevgi yetimleri; başı okşanmamış, güvenle sarılınmamış, derin gözlerle bakılmamış sefiller. Bir sürgün hayatı yaşayan; bir hayalden başka hayale, bir kollardan başka kollara kaçar giderler. Hep bir arayış içinde, konacak bir yuva bulamadan bazen göçüp giderler. Bu huzursuzluk bazen onları sert, kaba insanlar yapar; bazen yalancık neşelerle kahkahalara boğulan, bazen de ümitsiz — bir gökyüzünde hayret duyamayan ceset ruhlar…
Kâinat ancak sevebilen insanın kalbine sığabilir. Kâinatın da ihtiyacı vardır: kuşların cıvıltısını hayretle dinleyecek, ağaçların titreyişini merakla izleyecek, yıldızların parlayışını boynunu bükerek arayacak engin âşıklara ihtiyacı vardır. Bu varlıklar da âşıkları çok sever; onları sevdiklerini hatırlatmayı çok severler. Yaratılış gayeleri de diyebiliriz aslında. O yüzden bir sevgi gurbetçisi, akan derenin şırıltısına, kuşların ötmesine hüzün duyar. Uzakta kaldığı sevdiklerini hatırlatırlar çünkü.
Kimsenin dilinden düşmeyen Feride’nin güzelliğine geri gelelim. Okurken çok gıcık olmuştum; “bu ne ya” diyecek bakışlarla okuduğum bu bölümleri şimdi tekrar değerlendiriyorum.
Belki de Feride çok sıradan, düz yüzlü bir kızdı; yan komşu kızından çok farkı yoktu. Ama içine sığmayan bu aşk ve saf gönlü, yüzüne bir aydınlık yansıtıyor; insanları cezbetmesinin asıl sebebi de buydu.
Hayat kitabınızı açın, bakın; karşılaştığınız insanları bir inceleyin. Kimler aklınızdan çıkmıyor? Kimlerin sizde en büyük etkisi oldu?
Bu insanlarda bir tuhaflık olur; hatta bazıları “deli” der. Onlar denilenleri asla duymazlar ve inandığı şeylerin peşinden koşmaya devam ederler. Bu dertliler, bu âşıklar, kendilerini çok belli ederler aslında. Taşıdıkları duygular o kadar ağırdır ki; taşmış bir su gibi sözlerinden, davranışlarından, giyinişlerinden, belki de sadece simalarından akar.
Bu şekilde hikâyeye bakmak bana biraz daha teselli veriyor; çünkü böyle güzel bir romanın maddeciliğe, dış görünüşlere kurban gitmesini istemem. Aynaya bakıp yüzünün pırıltısını göremeyen hiç bir küçük kızın da kendilerini bu hikâyeden pay çıkarmaktan mahrum kalmalarını istemem.
En sevmediğim sahnelerden bir başkası, Feride’nin aynaya bakıp güzelliğini fark edip; üstüne ona “gülbeşeker” ve “ipekböceği” diyen insanlara hak vermesiydi. Kitabı kapatasım geldi. Huzurla yatmak adına bu bölümü kendimce tekrar yorumluyor ve Feride’nin beslediği aşkın fark edişi olduğuna inanıyorum. Vesselam…
Kitapta elbette başka zayıf noktalar da var; ama bu kadarından bahsetmek yeterli sanırım, nankörlük yapmayayım —
Uzun, çok uzun süredir böyle saatlerin akıp gittiği bir kitap elime almamıştım. 369 sayfa o kadar hızlı geçti ki… Böyle zamandan mekândan koparacak kitaplara çok muhtaç kaldığımı fark ettim. Eski bir edebiyatla, günümüzde körelen hisleri tekrar derinleştiren yazılara ne kadar ihtiyacımız var. O şevki tekrar bende canlandıran sevgili Reşat Nuri Güntekin Bey’e çok teşekkür ediyorum. Yüzyıldan fazla önce yazılan bu kitap; manasıyla güncel, kontekstiyle de eski zamanlara özlem duyardı. Bir ayağımız geçmişte, bir ayağımız 2026’nın eşiğinde; iki dünya arasından ortada kalmış insanlarız, değerli okuyucu. Oradan neler alırız, buraya neler getiririz bu romanın sayesinde? Bu soruyu düşüncelerinize bırakıyorum; yorumlarda paylaşmak isterseniz dinlemekten mesud olurum.