Train Dreams

Bazı filmler vardır; izledikten sonra aslında o filmi izlemeye ihtiyacınız varmış gibi hissedersiniz. Size iyi gelir ve bazı şeyleri hatırlatır ve bir süre aklınızda yer edinir. Bu film de benim için öyle oldu. Zaman içinde bir nefes alma ve durup etrafı izleme hissiyatını veriyor insana.

Filmden biraz bahsedecek olursak; bir romandan uyarlanan film, Birinci Dünya Savaşı civarında başlayıp 1950’lere kadar uzanan bir kereste işçisinin hayatını anlatmakta. Film boyunca üçüncü bir kişi bize hikâyeyi anlatır ve onun anlatımı ile başrol oyuncusunun hayatına tanıklık ederiz ve onun gözünde de dönemin Amerika’sını ve değişen dünyayı görürüz. Savaş ve sonrasında modernleşen Amerika… Film bunu gözümüze sokarak anlatmaz ama en basitinden yıllar içinde ağaçların nasıl kesildiği ve çalışan insanların ağaçlara bakış açısı bile bunu bize anlatmaya ve hissettirmeye yeter.

Beni en çok etkileyen filmin cinematographysi oldu. Doğanın insan hayatına bu kadar dâhil olduğu mekânların ve çekim açılarının kusursuzluğu, filmi film yapan öğelerden biri. Görselliğin bu kadar yüksek olduğu filmlerde oyunculuklar ya da hikâye bazı durumlarda arka planda kalabiliyor; buna şahitlik etmiştim ama bu filmde öyle bir durum söz konusu değil. Gerçek mekânda çekim yapıp kaliteyi ve çevreyi bu denli güzel gösterebilmek bir sanat sayılabilir. Ve evet, o sahne… Hani şu kameranın konuşan kişiye giderek yakınlaşması değil de giderek uzaklaşmasına demeli; seni içine çekmesi gerekirken bizi uzaklaştırıyor ve diyor ki: Evet, hikâye akıyor ama çevrendekilere de dikkat etmelisin. Aslında filmin anlatım şeklini orada bize hissettirmeye çalışıyor yönetmen. Sen bir hikâye yaşarsın ama çevrendeki insanlar sadece gelip geçen sıradan insanlar değildir; senin hikâyende sana ufak ve farkına varmadığın değer ve anlam katan kişilerdir.

Ayrıca; film inanılmaz derecede şiirsel. İlmek ilmek örülmüş, hiç göze batmadan akışın içinde bize her şeyi ince ince anlatıyor ve sizi içine çekiyor. Bir adamın gözünden dünyaya ve kendisine bakışı ve etrafında hayatına giren insanlar var. Hayatına giren her bir insandan bir şeyler alıyor ve Robert’ın (ana karakterimiz) hayatında bir iz bırakıyorlar. Aslında tek başımıza geldiğimiz bu dünyadan yine tek başımıza ayrılacağız ve geride bizi hatırlayan ya da yaşadığımıza dair bir iz bile bırakmayacağız belki de. Elimizde sadece yaşadığımız zaman var. Etrafımızdaki diğer canlılar ve içimizde taşıdığımız mutluluk ve sevinçler.

Yakın zamanda okuduğum “Ağaçların Gizli Yaşamı” kitabında, ağaçların o kadar da hareketsiz ve tepkisiz olmadığını; aksine duyuları ve hareketleri olduğunu anlatmakta. O kitabı okuduktan sonra resmen ağaçlara karşı bakış açım değişti. Doğada olmak bana her zaman iyi hissettirirdi zaten ama böyle ağaçların arasında olmak, onlardan biri gibi hissettiriyor; onları duymak ve dinlemek ruhu dinlendirdiği gibi zihni de açıyor bence. Filmin bir sahnesinde Arn amcanın da “Onları duyuyor musun?” dediği yer çok manidar. Aslında insan zihninin dünyadan uzaklaştıkça doğaya, aslına dönmesi gibi. Buna benzer bir sahneyi; Robert’ın emekli olup yaşadığı yere geldiği zaman bir nevi taksicilik yapıp para kazandığı ve Orman Koruma binasına Claire ile olan yolculuklarında da duyuyoruz. Aslında çok eski bir dünyada yaşıyoruz ve onlar bizden önce de buradaydılar ve bizden sonra da burada olacaklar. Asıl tarihe tanıklık eden varlıklar, asıl oranın yerlileri. Biz sadece gelip geçen yolcularız.
Film hakkında daha uzun yazılabilir belki ama ben burada durmak istiyorum ve sizlere, daha doğrusu kendime sorduğum soruları yazmak istiyorum.

Dünyada bir tane mi hikâye var ve aslında herkes aynı hikâyeyi mi yaşıyor/dinliyor?
Adamın kızı gerçekten döndü mü?

Arkadaşlarınızla paylaşmak için...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir