Öyle işte…Sadece…Öyle…

Ve bir damla gözyaşı düştü sol gözümden. Şehir efsanesi de olsa, geliyor öyle bilgiler arada insanın aklına. Genellikle de en olmadık anlarda. Şimdilerde aklıma gelen soruların bir de cevaplarını bilsem, ne güzel olurdu. Mesela, insan boğulur muydu hiç suskunluğunda? Avaz avaz susuşları yakar mıydı canını? Elinde cam kırılsa, düşen o göz yaşları, içinde can kırılınca mı kuruyordu yoksa?

İnsanız sonuçta, düşeriz, şaşarız, aldanırız. Yapmam der yine de yaparız. Verdiğimiz sözleri unutur, en olmadık konularda inat ederiz. En büyük zararı yine kendimize verir, faturayı en çok kendimize keseriz itinayla. Aynı hatanın üzerinden birkaç kere geçmeden anlamayız mesela. Durumuz durağımız olmaz. Kısacası, tahterevallimiz dengede kalamaz. 

Ama an gelir, küçücük bir yer açılır, o zaman perdesinde. Gerçekler sızınca o boşluktan ve çarpınca yüzümüze, irkiliriz ya hani… Tam o noktadayım işte. İçimin, dolduklarını taşırma arzusuna engel olduğum her defasında, artan bir şiddetle geri gelen o isteğin, şimdi göğsümün kafesini kırarak açışının, içimden kaçışının eşiğindeyim. 

Burası korkunç, burası yalnız, burası ıssız. Ama burası en çok da sensiz. Ben her şeyle savaşırım. En çok kendimden kaçıp kendime küsen ben, kendimle bile yüzleşirim. Ama sonuncusu olmaz. O zor. Onu yapamam. Gücüm yetmez ki benim. 

Senin varlığın demek, sırtımı yaslayacağım bir söğüt ağacımın olması demek. Gölgesinin yetmesi demek. Yere sağlam basmam demek. Dik durmam ve ileri bakmam demek. O güveni, damarlarımda akan kanda hissetmem demek. Ruhumun esenliğe kavuşması demek. Auramın beyazdan mora, pembenin sekiz tonuna bulanması demek. Yani, anlatamadığım ama beni ben yapan tüm yapı taşlarım, değerlerim, özüm demek. 

Nasıl yapayım ben sensiz? Nasıl geçeyim o kapının eşiğinden? Burası araf, burası soğuk, burası alacakaranlık. Ne kalabilirim ne gidebilirim. Kıymetini bilmediğim her anı gözümün önünden geçerken bir film gibi, bir çengel takıyor zihnime ve bırakıyor kendini bilincimin derinliklerine. Hasretle yoğruluyorum ama şekil almıyor, bir çamur yığıntısı olarak kalıyorum. 

Yolu yarılamışım ama yarıda kalmışım. Daha yarımmışım. Ya da başladığım yerden bir arpa boyu yol almamışım. Bir dönme dolabın en tepesinde bir buhrandayım. Ne aşağıdan alabiliyorum gözümü ne manzaraya doyabiliyorum. Kaçıncı turumu tamamladım kim bilir. Ama bana sorarsan, bence binmedim bile daha o dönme dolaba, oturmadım o sallanan küçük kutuya, tutmadım o demirleri henüz sıkıca. 

Hani olur ya bazen, günlerce durmamışsın, çok yorulmuşsun gibi hissedersin, ama tek yaptığın içine dönmektir. Sürekli ertelediğine bir kulak vermektir. Belki yine de bir cevabı olurdu kafamı istila eden bunca sorunun, eğer durduğum durağın kapıları sensizliğe açılmasaydı. Havada öylece sallandırmasaydı beni, ya da boşluğa düşürmeseydi, seni kana kana içememiş bu biçareyi.

Öyle işte.. Sadece.. Öyle..

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *