Sanat Nedir?

Seslerin, ses dalgalarının muhteşem bir harmoni ile bir araya gelmesi: müzik. Kelimelerin dans ederek birbirlerini tamamlamaları ve ortaya harika anlamlar çıkarmaları: edebiyat. Boyaların, pigmentlerin, fırçaların tuvale değmesi ile ortaya çıkan görüntüler: resim. Ve daha birçok farklı alanda hayatın birçok yerinde karşımıza çıkan sanatın farklı dalları… Sanat, hayatımıza farklı şekillerde renk katarak hem gözlerimizi hem gönlümüzü şenlendiriyor. Sadece bu amaçla değil aynı zamanda tarih boyunca sanatın yardımı ile hangi toplumların neler yaptıkları, yaşam biçimleri, inanışları ve daha birçok konuda bilgi edinmemize de yardımcı olmuştur. Sanatın nasıl olduğu veya kimin için, ne için olduğu gibi sorular ise tarih boyunca sorulmaya devam etmiştir. 

Antik Çağ’daki bazı filozoflara bakacak olursak günümüz dünyasından uzak bir fikre sahip olduklarını söylemek gerekir. Devlet eserinin yazarı olan Platon’a göre sanat, “idea”ların kusurlu bir kopyasıdır. Sanat ve sanatçı hakikati değil, hakikatin gölgesini, yani bir taklidini yapar ve gösterir. Bu sebeple sanatın insanı hakikatten uzaklaştırma potansiyeli olan bir etken olarak görür. Aristo ise Platon’un bu fikrine karşılık taklidin olumlu olmasını savunur. Sanat, taklit olsa dahi, dünyayı anlama arzusunun ürünü olduğundan insanı hakikate ulaştıran yolda kullanılabilir. Bu görüşlerden dolayı bu dönemde sanata “Mimemis,” yani taklit denilmiştir.

Kant ise sanatı, özellikle de güzel sanatları, “kendi içinde amaç taşıyan bir temsil türü” olarak tanımlar. Ona göre sanat, zihinsel yetileri geliştiren, iletişimi güçlendirmeye yarayan faaliyetlerdir. Kant’ın sanat tanımı hem taklitçi hem biçimci hem de ifadeci öğeler içerir. Ancak Kant’ın büyük estetik sistemi aslında sanat merkezli değildir; sanat, onun “estetik yargı” kavramının sadece bir bölümüdür. Yani Kant için sanat, bilim, ahlak ve din arasında kurmaya çalıştığı büyük teorik bütünün yalnızca küçük bir halkasıdır. Yine de Kant’ın “deha” kavramı sanat tarihini derinden etkilemiştir.

Hegel sanatın özünü, mutlak hakikatin duyusal biçimde görünür olması olarak tanımlar. En iyi sanat eserleri, duyusal araçlarla en derin metafizik gerçekleri iletir. Hegel’e göre gerçek olan rasyoneldir; bu yüzden düşünce, duyusallıktan üstündür. Bu nedenle sanat, doğal güzellikten daha yüksek olsa da ifade aracı olarak din ve özellikle felsefenin gerisinde kalır. Çünkü din imgelerle, felsefe ise kavramlarla hakikati ifade eder. Hegel’e göre her uygarlıkta önce sanat, sonra din, en sonunda felsefe üstün hâle gelir. Sanatın tarihsel gelişimi de duyusal olandan kavramsal olana doğru ilerleyen bu süreci takip eder.

Sonuç olarak sanat kavramı, tarih boyun yalnızca bir estetik aracı olarak değil; insanın hakikatle, dünyayla ve kendisiyle kurduğu ilişkinin tarihsel ve düşünsel bir yansıması olduğu tartışmasını taşımıştır. Antik Çağ’dan modern felsefeye uzanan tartışmalar, sanatın kimi zaman hakikatten uzaklaştıran bir taklit, kimi zaman hakikate götüren bir araç, kimi zaman da mutlak olanın duyusal ifadesi olarak kavrandığını göstermektedir. Yukarıda bahsettiğimiz isimler, sanata farklı bakış açılarından bakmış olsalar da hepsi sanatı insan aklının, duyusunun ve anlam arayışının vazgeçilmez bir parçası olarak ele alır. Sanat, sanat için midir yoksa sanat toplum için midir? Yoksa sanat tanrı için midir? Bu sorular kişilerin kendilerince arttırılabileceği gibi, sanatın kimin için olduğundan ziyade, sanatın insanı nereye ulaştırdığı, akılla beraber hakikat yolunda bir araç olarak kullanılabileceği düşüncesi de ilginç geliyor. İşte bu yüzden sanat, hem düşüncelerle insanı yoğururken hem de insanlığın kültürel mirasını taşırken önemli bir yer edinmeye devam ediyor.

Arkadaşlarınızla paylaşmak için...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir