Düşüncelerin Ağzı Var

Düşüncelerin Ağzı Var Hamza Seçkin Mart 14, 2026 İnsanların düşündükleri şeylerin otomatik olarak ağızlarından çıktığını düşünelim. Dünyada ne kadar büyük bir kaos olurdu sizce? Bundan dolayı belki de düşündüğümüz şeyleri içimizde tuttuğumuz yere, iç dünya demekteyiz. Kulağa basitçe anlamlandırılan bir terim gibi geliyor ama öyle olmadığı kanaatindeyim. İç ve dünya. Sadece senin bulunduğun, kimsenin karışamadığı özel bir yer. Ya kral sensin, ya da en büyük şeytan. Ve hepimizin dışarıya yansıttığı karakter, aslında iç dünyalarımızın nasıl inşa edildiğiyle alakalıdır. Kimileri aceleyle konuşur; kimileri gergin, tembel veya küfürlüdür. Ağzından ne çıkacağını bilemez. Konuşmalara lap diye girer ve kendi çizgilerini koruyamaz. İç dünyasında şeytan tohumu vardır. Kendini eğitememiştir. Kimileri ise yaprak kadar hafif, sabırlı ve anlayışlıdır. Önem verir. Dikkat eder. Çünkü iç dünyası da öyledir. Kimilerinde ise kaos hâkimdir. Volkanlar patlar. Sürekli gelen düşünce silsileleriyle boğuşur. Niyeti ve kendisi iyidir belki; ama geçmiş travmaları onun iç dünyasını harabeye çevirmiştir. Dışarıdaki açık dünya, onun korkarak deneyimlediği ve asla tatmin olamadığı, adlandırılamayan bir terör alanıdır sadece. Günümüz dünyasında maddi olarak bir şeyler elde etmek mümkündür ve nispeten bir sisteme sahiptir. Meslek edinmek, okumak veya ticaret yapmak bunun genel ve kabul görmüş örneklerindendir. Ne yapacağın, nasıl ilerleyeceğin aşağı yukarı bellidir. Fakat iç dünyada herhangi bir sistem yoktur. Patron sensindir ama ortada çalışan yoktur. Denetleyen sensindir ama denetlenen de sensindir. Terapiye gitmek ya da ilaç tedavisi almak bazı kapıları aralayabilir; fakat sorunları yüzde yüz çözmeyebilir. Çünkü insanın kendisini manipüle etmeye başladığı ilk yer, yine kendi iç dünyasıdır. Bir insanın kendi iç dünyasını kontrol edebilmesi için, önce kendini tanıması gerekir. Kendini tanımadan kontrol etmeye çalışmak; karanlık bir odada, neye ait olduğunu bilmediğin düğmelere basmaya benzer. Işığı açmadan düzen kurmaya çalışırsın. Ne kırdığını, neyi onardığını bilemezsin. Bu yüzden çoğu insan iç dünyasında sürekli aynı döngülere girer; aynı hataları farklı isimlerle tekrarlar. İç dünya, insanın en az tanıdığı ama en çok yaşadığı mekândır. Orada zaman farklı akar. Bir an çocuklukta donup kalırsın, bir an hiç yaşanmamış bir geleceğin yükünü sırtında hissedersin. Dışarıdan bakıldığında “normal” görünen bir insanın içinde, yıllardır kapatılmamış odalar, kilitli kapılar ve konuşulmayan sesler olabilir. İnsan çoğu zaman kendine karşı dürüst değildir. Çünkü iç dünyada dürüstlük cesaret ister. Bastırmak, ertelemek, yok saymak daha kolaydır. Zaten düşünceler dile dökülmüyorken, kime ne zararı olabilir ki? Oysa her bastırılan düşünce başka bir yerden sızar. Bazen öfke olur, bazen ilgisizlik. Bazen tembellik diye adlandırılır, bazen “karaktersizlik”. Halbuki mesele çoğu zaman karakter değil, taşınamayan bir zihinsel yüktür. İnsan kendini eğitemez demek belki ağırdır; ama kendini tanımayan bir insanın kendini eğitmesi de mümkün değildir. İç dünyayı düzenlemek, bir evi toplamak gibi değildir. Daha çok yıllardır kimsenin girmediği bir depoya ışık tutmak gibidir. Toz kalkar, göz yakar, insanı geri adım attırır. Bu yüzden birçok insan kapıyı hiç açmamayı seçer. Sessizliği huzur sanar. Düşüncelerin ağzı olsaydı, belki de bu kadar rol yapamazdık. Kim olduğumuzu saklayamazdık. Ama belki de o zaman birbirimizi daha iyi anlardık. Çünkü herkesin içinde bir karmaşa olduğunu, herkesin bir şeylerle savaştığını duyardık. Belki yargı azalırdı. Belki sabır artardı. İç dünya düzensiz olabilir; ama bu onun değiştirilemez olduğu anlamına gelmez. Sistem yoktur, evet. Ama farkındalık vardır. İnsan kendi içindeki kralı da şeytanı da tanıyabildiği gün, ikisini de yönetmeyi öğrenir. Susturamaz belki; ama yönünü tayin edebilir. Düşüncelerimizin ağzı yokken bile, hangilerini dışarı çıkaracağımıza bilinçli şekilde karar verebilmek, belki de insanın kendine gösterebileceği en olgun davranıştır. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Uçurtma Avcısı Akıntıya Karışalım Sarı Sayfa
Dorian Gray’in Portresi İncelemesi

Dorian Gray’in Portresi Betül Tosun Mart 14, 2026 Kitap Özeti Kendi muazzam portresine büyülenen Dorian Gray, ebedi gençlik ve güzellik karşılığında ruhunu satmak için bir anlaşma yapar. Lord Henry Wotton’ın etkisi altında arzularına kapılırken toplumun gözünde nazik bir beyefendi olarak kalır. Dorian’ın portresi, kendi ahlaki çöküşünün izlerini taşır. Gizli bir yaşamın bilinçli bir betimlemesi ve geç Viktorya toplumunun karanlık yanının bir analizini sunan “Dorian Gray’in Portresi”, bireyin kendi ruhunun gerçeğiyle yüzleşmesini dehşet verici bir şekilde ortaya koyuyor. Yazarın Biyografisi 1854 yılında İrlanda’da doğan Oscar Wilde, Dublin’deki Trinity Koleji’ne gitti. Daha sonra Magdalen Koleji’ne (Oxford Üniversitesi’nin bir parçası) gitti. Londra’da dört yıl boyunca gazetecilik yaptı. O zamanlar iyi giyinmesi ve iyi konuşması sayesinde çok tanınmıştı. Ayrıca, 1890 yılında yayımlanan romanı “Dorian Gray’in Portresi” nedeniyle de tanınıyordu. 1891’de Paris’te yaşarken aralarında “Salomé” adlı Fransızca bir oyunun da yer aldığı birçok oyun yazdı. Ama Kutsal Kitap’tan karakterler barındırdığı için oyun İngiltere’de oynanamadı. Ancak bu onu vazgeçirmedi. Daha sonra 1890’ların başında dört komedi oyunu yazdı. O zamanın en başarılı oyun yazarlarından biriydi. Başyapıtı “Ciddi Olmanın Önemi” adlı oyunuydu. Çok ünlü olduğu bir dönemde, sevgilisinin babasına iftira davası açtı ve birçok dava sonunda mahkeme Wilde’ı iki yıl boyunca Reading Gaol adlı bir cezaevine mahkum etti. Wilde, hapishaneye gittikten sonra eşi ve çocuklarıyla birlikte İsviçre’ye gitti ve çocuklarının soyadını Holland olarak değiştirdi. Wilde, hapishanedeyken “De Profundis” adlı mahkeme sürecindeki deneyimleri hakkında uzun bir mektup yazdı. Bu, önceki eserlerine göre çok daha hüzünlüydü. Hapishaneden çıktığında Fransa’ya gitti ve Britanya Adaları’na bir daha geri dönmedi. Fransa’da, hapishane hakkında bir şiir olan “Reading Zindanı Baladı” adlı son eserini yazdı. Paris’te bir otelde yaşadı. Çok fazla parası ve arkadaşı yoktu. Ve kırk altı yaşındayken Paris’te beyin şişmesi nedeniyle hayatını kaybetti. Ölmeden önceki son sözleri şunlardı: “Duvar kağıdım ve ben ölümüne bir düello yapıyoruz. Ya o gider, ya ben.” Kitabın İncelemesi Aslında hepimizin bir tarafında tamamlanmamış olan eksik birşeyler vardır ve kendimizi kaybetmemek için bir şeylere sığınırız. Onu kurtarıcımız zannederiz ya da tamamen kaçar, bilmediğimiz bir çukurun içine düşeriz. Bu bazenleri paradır, aşktır veya bizim güç zannettiğimiz herhangi birşey. Dorian Gray’in hikayesi, döneminin en güzel görünümüne sahip insanı olarak anılmasıyla ve onu görür görmez hayran kalan ressam Basil Hallward’ın, Dorian’ın portresini yapmasıyla başlar. Genç yaşında, yaşadığı dünyadan ve çağından çok haberdar olmayan Dorian Gray, kendisinin bu genç güzelliği ile tanındığını farkeder. Çocukluğunda hiç karşılaşmadığı yaklaşımlarla karşılaşır. Hikayenin derinine indiğimizde aslında çok fazla psikolojik unsur ile karşılaşabiliriz. İnsanın kendisini ölümsüz bir varlık yapmak için çabaları, korkularından kaçmaları, içindeki boşluğu kapatabilmek için tutundukları ve daha bir çok şey. Siz de fark edeceksiniz ki, kitap bize hem modern zamanın hem de Viktorya Çağı’nın kavramlarını alıp unuttuğumuz gerçekleri hatırlatıyor. Bir Karşı Görüş Bu roman, günümüz medya konularından çok uzak olmayan ünlü bir kavramı ele alır: ruhunu güzellik için satanlar. Övülen ve güzellikleri için bilinen birçok ünlü, son zamanlarda şaşırtıcı ve ürkütücü haberlerle gündeme gelmiştir. Ancak bu tür olaylar tarih boyunca hep yaşanmıştır. Mal, mülk, şöhret, tutku ve gençlik gibi imkanları yitirip giden birçok kişi gelip geçmiştir.Siyasetçiler, kraliyet mensupları, avukatlar, tüccarlar, sanatçılar, bakanlar ve arzuları için her şeyi göze alabilen kişiler… Oscar Wilde’ın ortaya koyduğu eser, tam da böyle bir mesaja parmak basıyor. Geçmişteki bu kişiler gibi, Dorian Gray, sonsuz bir güzelliğe sahip olma arzusuyla, önüne geçen herkesi yerle bir eden bir karakterdir. Bu kitap bencil bir narsistin penceresinden dünyayı göstermektedir. Akıcı ve renkli bir yazı stiline sahip Oscar Wilde’ın bu eseri bende duygusal bir etki bırakmaktan ziyade soğuk bir kalp bıraktı. Empati kuramadığım Dorian Gray’in karakterine karşı nefret dışında bir duygu hissetmedim. Yine de, yazı dilinden anlaşıldığı gibi, Wilde dünyaya bir sanatçı gözüyle bakar, tanır ve bu şekilde ifade eder. Bu eser kalbimde yer edinemese de, farklı eserlerini keşfetmek ve okumak için büyük bir istek duyuyorum. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Dorian Gray’in Portresi İncelemesi William Kentridge Eksik Nota
William Kentridge

William Kentridge Esra Mart 14, 2026 Çoktan tarihin tozlu sayfalarına karışmış birçok sanatçı tanıyoruz. Peki şu an hayatta olan ve aynı dünyayı paylaştığımız sanatçılarla aranız nasıl? “Çağdaş sanat” ifadesini duyunca aklınıza gelen tek şey duvara bantlanmış bir muz ise bu yazıyı okumaya devam edin: oldukça çılgın bir sanatçıyla tanışıyoruz! Adını daha önce hiç duymamış olmama rağmen (kendi cahilliğim, meğerse oldukça tanınıyormuş) ani bir kararla sergisini ziyaret ettikten sonra tanıdım kendisini. Sergideki eserleri ve bu eserlerin ziyaretçilere sunuluşu o kadar etkileyici ve ilham vericiydi ki, hakkında araştırma yapmayı kendime görev bildim. Öncelikle hiçbir ön bilgim olmadan sergiyi gezmek nasıl bir şeydi, bundan bahsedeceğim: Güney Afrikalı bir sanatçı olarak tanınmasına rağmen görünüşü bir Avrupalıya benziyor. İlk kafa karışıklığı burada başlıyor. Kim bu adam? Derdi ne? Evet, bir derdinin olduğunu çok geçmeden anlıyoruz çünkü duvarlardaki kömür çizimleriyle karşılaşıyoruz. Bu çerçevelenmiş çizimler asıl eserlerin eskizleri, ressamın çalışma masası gibi. Kentridge kömürle çizdiği resimleri adım adım silip yeni detaylar ekleyerek animasyonlar oluşturuyor. Her karenin, kağıdın geçirdiği bir dönüşümle oluşması her şeyin hızlandığı bu dünyaya yapılan bir protesto gibi sanki. Ressamın her eseri, gerçekten sabır isteyen türden. Bunu söylememin sebebi ise çağdaş sanatın insanların aklında çoğu zaman zahmetsiz, öylesine çiziktirilmiş ve abartılı anlam yüklenmiş bir imaja sahip olması. Tek tek çizilen, birbirinden farklı hikayeler anlatan animasyonları büyük ekranlarda kısa film şeklinde izliyoruz. Görüntüler oldukça karanlık. Bunun tek sebebi kömürle çizilmiş olmaları değil: anlatılanların kendisi karanlık. Ses ve müziğin de bu atmosfere katkısı büyük. Ressam hakkında hiçbir şey bilmeden bile bir sistem eleştirisi yaptığını net bir şekilde görebiliyoruz. Trafikte birbirine bağıran insanlar, kalabalıklar, sefil madenciler ve yattığı yerden şehirler yöneten şişman adamlar. Hareketsiz halde toprakta yatan bedenler… Girişte bu çarpıcı manzarayla karşılaşıyorsunuz. Devam ettikçe sergi ilginçleşiyor çünkü sadece kömür ve animasyonla değil, birçok farklı materyalle çalıştığını görüyoruz: duvarları kaplayan dokumalar, dev kolajlar, heykeller ve hareket eden mekanizmalar… Sanırım çağdaş sanatın en heyecan verici yönlerinden biri ziyaretçinin eserleri canlı bir şekilde deneyimleyebilmesi. Labirent gibi iç içe olan sergiyi gezerken, Kentridge’in düşünce haritasını keşfetmeye çalışıyoruz. İlgimi çeken şey ressamın – içine kapanık bazı sanatçıların aksine – ele aldığı konuları gizlemeden duygusal ama sert bir şekilde ziyaretçilere iletmesi. Bunu yaparken resimleri direkt olarak yazılarla birleştiriyor: “Wait for better people”, “You will be robbed”, “God – His trees & flowers turned out better than His people”, “Freedom – we missed the boat again”. Kısacası tüm bunları anlayıp sindirmeye çalışmaktan başka çaremiz kalmıyor. Avrupalılar tarafından yıllarca bastırılmış Güney Afrika halkı, acımasız endüstrileşme ve ayrımcılıklar ve uçurumlarla yoğrulan bir toplumu yansıtıyor. İşinde başarılı olduğunu, halktan kabul görüp, ülkenin en değerli sanatçılarından biri haline gelmesinden anlayabiliyoruz. “Çizmeyi durduramıyorum.” diyen bir sanatçının ortaya çıkardığı, sadece bir sergi dolusu esere bakıp ömrüne nasıl bu kadar şey sığdırdığını düşündüm. William Kentridge’in röportajlarını ve animasyonlarını izlemenizi öneririm. Hala aramızda olan bir sanatçıyı tanımak için iyi bir fırsat! Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Onun Ötesi O’nun için Gecikmeli Varış Derdi Zamanla
Eksik Nota

Eksik Nota Hamza Seçkin Mart 14, 2026 Bazen bir şeyi aradığımızı hissederiz. Ne olduğunu bile bilmediğimiz, ama yüreğimizde eksikliğini duyduğumuz bir şeyi… Kayıp bir duygudur bu. Zaman zaman midemizden kalbimize doğru yükselen melankolik bir ateştir. İçten yakar, ama dumanı çıkmaz. Gelir, geçer. Sonra yeniden nükseder.İşin esasına bakarsak, insan da kayıp bir varlıktır. Ona bir ömür biçilmiştir; ama o, bu ömrün içinde ne aradığını bilmeden kaybolmuştur. Kimimiz sanatta arar çareyi, kimimiz parada, kimimiz aşkta… Fakat ne yaparsak yapalım, o tanımsız duyguyu silemeyiz içimizden. Bağrımızda yükselen bir ateş gibi, zaman zaman alevlenir. Bastırılır, unutulur, ama hiçbir zaman tamamen kaybolmaz.İnsan, eksik piyano çalan bir piyanist gibidir. Her şey yerli yerindedir, ancak asıl ihtiyaç duyulan ses yoktur. O ses belki daha var olmamıştır, belki de hiçbir zaman olmayacaktır. Yine de, sanatını var olan sistemin kalıplarına sığdırmaya çalışır. Bu da onu yorar, yıpratır. Haykırmak ister, ama boğazına düğümlenmiş bir yumru vardır. Anlatacakları vardır, ama anlatacak aleti eksiktir. Bir gün biri çıkar, o eksik notayı tamamlar belki. Lakin o gün geldiğinde sanatçı çoktan ömrünü tamamlamış, huzura ermiştir.Sonra bir başkası çıkar, ölen sanatçının sanatını devralır. Onu bir miras gibi görür. Yükseltmek ister. Mısra ardına mısra yazar. O piyanonun başına geçer. Belki trajikomik bir hikâye anlatır. Belki de yalnızca bir şaka… Ama sonunda o da tükenir. Çünkü anlatmak istediklerini tam olarak ifade edecek kapasiteye ulaşmamıştır piyanosu. Bu da onu zamanla yıpratır. İçinde bir yerlerde hep daha fazlasını yapabileceğini bilir, ama sınırlarla çevrilidir. Ve o da gözlerini yumar hayata.Sanat bir döngüdür. Eksik bir döngü. Ama bu eksiklik bir kusur değildir — aksine, gelişimin ta kendisidir. Tıpkı insan gibi. Eksik doğarız, eksik yaşarız, eksik tamamlanırız. Ve sonra bir başkası gelir, kaldığımız yerden devam eder.Eksiklik bir kusur değil, sonsuzlukta yankılanan bir mucizedir. Ve bakış açımız, bu mucizeye yön veren mistik bir araç gibidir. Kalıcı olan tek şey, içimizde yanan o ateş ve sonsuzluğa karşı savaş açan irademizdir.Eksik olan bir döngüde kusursuzluğu hayal eden insan, kuyunun dibinden gökyüzüne bakan bir kurbağaya benzer. Gökyüzü oradadır ve gerçekten sonsuzdur. Ama kurbağanın gördüğü, sadece kuyunun çerçevesiyle sınırlı dar bir parçadır. İnsan da çoğu zaman kendi sınırlı algısını evrenin tamamı zanneder. Kusursuzluğu arar ama eksikliklerle çevrilidir. Gerçek gelişim, bu sınırları fark etmekle başlar. Çünkü bazen anlam, kusursuzluğa ulaşmakta değil, kusurla birlikte gökyüzünü hayal edebilmektedir.Ne aradığımızı bilmesek de, o şeye duyduğumuz özlem zaman zaman bizi kavurur. Fakat bunu bir eksiklik gibi görmek, kendi potansiyelimize sırt çevirmek olur. Oysa o eksiklik, gelişimin kıvılcımıdır. Eksik notamızla çaldığımız bu hayat bestesi, belki de en hakiki sanatımızdır. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Adalet Tavşan Jojo (Jojo Rabbit) Başlangıcın Sonu
Yol

Yol tramvay Mart 14, 2026 Yitik bir ruh, yanar içinde özgürlük ateşi Sızlar yüreği, kırık bir ruh gibi Ağlar bedeni, ve feri sönen gözleri.. Arayıştadır kendisi. Rotasını kaybeden bir gemi. Hedef kuvvetli bir rüzgârdır. Rüzgâr fısıldar, içindeki ilham gölgesi. Dumanı kömürden, kömür gelir ömürden. Ömür bir sancaktır, Uzun bir yoldur. Yol ise sonsuz, hedef belirsiz… Çileli bir gurbet, Yalnızlık… O’dur. Bir döngüdür. Ama benim ateşim ebedidir. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şükûfe’nin Nisan Günlüğü Başlangıcın Sonu Şebnem Ferah
Kuşlar Konuşsaydı

Kuşlar Konuşsaydı Miranda Mart 14, 2026 İşte orada, orada duruyordu. Söğütlerle kaplı ağaçların olduğu parkta, herkesin yanından geçip gittiği o bankların birinin sağ köşesinde: Unutulmuş bir şiir. Hangi kalemle yazıldıysa harfleri tüm yağmurlara rağmen hala orada, tüm siyahlığı ile duruyordu. Hem aşkla yazılan şeyleri, fırtınaların uçurup götürmesi zaten çok zordu. İşte şimdi güvercinlerin saçlarıma değip havalandıkları yerde, ben öylece durmuş bekliyordum. Gelip geçen insanların yüzlerinde bir hayal kırıntısı arıyordu gözlerim. İşte bulduğumda, ona tutunup bir uçurtma gibi yükselecekti yüreğim. Sonra artık balkondan adını seslendiği anneleri yoktu çocukların. Penceresinde ekmek beklediği bir babaları yoktu. Ve dondurmaları erimezdi yazları. Artık cebinde yetmiş beş kuruşu olan hiçbir çocuk, bir düş kuramazdı. Kavunlu bir dondurmanın eriyen bir hayali bile yasaktı ona. Hem karınca yollarını takip edemezdi ellerim. “Ben geliyorum çekilin karıncalar.” diyen, onları uyaran ışıklı ayakkabılarım yoktu, onlarla karınca dili konuşacak kimse kalmamıştı. Güller, yanaklarını daha kırmızı yapar deyince, gül reçeli yapsın diye annesine gül yaprağı toplayan hiçbir çocuk yoktu. Kaldırımların eksik ve çökük taşlarına kurduğu tebeşirden bir hayali yoktu mesela kimsenin. Kiraz ağaçlarının mevsimi değildi artık Bahar’ın adı. Kurtlu elmaların ekşi tadında saklı değildi yazın gelmesi. Temiz çamaşırların hangi renk mandallara asılacağını seçemiyordum artık, çamaşır ipleri yoktu. Ve çamaşır ipleri yoksa, ona konabilecek kuşlar da yoktu. Ve sahi, hangi rüzgar getirecekti bana, komşunun kullandığı yumuşatıcının yaseminli kokusunu? Şimdi ezanın sesleri kulaklarını doldururken, hüzünle göğü izliyordu. Ezanı olmayan ülkelerin, ezanı hatırlatan çocuklarını düşleyerek… Pazarları kurulan pazarlarda saklıydı tüm azarlar. Kedilerin uykusu kadar kısaydı hayat. Burada, sigara dumanları bile yokluğuna karışıp gidiyordu. Yokluğun, öyle çok şeyi alıp götürüyordu ki bu şehirden, kırmızı gökyüzünü sadece ben görüyordum. Kimse kafasını kaldırıp bu hüznü misafir etmiyordu yüreğinde. Benim yüreğim ise kapılarını sana sonsuza dek açıyordu. Açmadığı an ölmeyi dilemiştim, belki de ondandı. Şimşekler şimdi oyun oynuyordu hepimizle. “Gülümseyin çekiyorum!” dedi bir tanesi, sonra her yer bembeyaz oldu. Kimse gülümsemedi o fotoğrafta. Gökyüzünün bitmez bilmez bi hafızası var oysa. * Şimdi, orada öylece duran yazıyı her gelip geçen gibi, unutulmuş bir şiire yakışan en güzel şekilde terk ediyordu. Bankın sağ köşesine bir serçe kondu. Eğer insanca bilseydi, ve şiiri okusaydı işte şöyle okurdu: Bu şehrin yüreği sende çarpıyor.İnsan, sana kan taşıyan bir damar olamayacaksa; bu şehirde yaşamamalı. Çekip gitmeli… Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Mimarlığın Gücü: Dünyanın En Görkemli Aşk Hikayesi William Kentridge Öyle işte…Sadece…Öyle…