Devlerin Aşkı
- Hazel Uslu
- Mayıs 20, 2026
“Bir…iki…deve”
Devlerin aşkı dediğimiz şey aslında insanın alışık olduğu hiçbir kategoriye girmez; ne romantik filmlerdeki gibi gösterişlidir, ne de büyük laflarla kendini ilan eder. Hatta çoğu zaman aşk olduğunu bile söylemez, çünkü devler sevmenin adını koymayı sevmezler. Onlar için ad koymak eksilmektir, sınır çizmektir; bir şeyi tanımladığın anda ondan bir parça koparmış olursun. Devlerin aşkı, bir kaktüsün “sarılırsam canını acıtırım” diye düşünüp dikenlerini tek tek kesmesi gibidir ama bunu kimse görmez, alkışlamaz, hatta kaktüs bile fark etmez; öyle bir aşk ki yakmaz, yanar.
Anadolu’nun hayat dolu güneşinin ya da Texas’ın kavurucu güneşinin, Pasifik veyahut Atlantik Okyanusu’nu aydınlattığı o an vardır ya, tuzlu veyahut tatlı fark etmez; su bir anlığına kendini devasa gökyüzü sanır. İşte dev gibi devlerin aşkı da geçmişle geleceği öyle bir aydınlatır ki insan neyi hatırladığını, neyi hayal ettiğini ayırt edemez; maziyle ihtimal arasında bir ufuk çizgisi oluşur ve o çizgiyi dünyada aşabilen çok az şey vardır, devlerin aşkı bunlardan biridir. Herkes hayatını üstü 1+1, altı bodrum olacak şekilde kurar; görünen tipik düzendir, misafirden saklanan sehpa tozundan daha karışıktır. Devlerde tam tersi—tersiyle tam— olur; üstü beyaz yakalı gömlek sadeliğinde, altı devasa bir hayat vardır. Dışarıdan bakınca sıradan hatta biraz silik, içine girdiğinde yön duygunu kaybettiren cinstendir. Devlerin aşkları hem yoldur hem yöndür hem de yolunu kaybettiren mehtaptır; dikendir, ayağına batar acıtmaz; çöldür, yıllarca gezersin susatmaz.
Küçüklüğümüzden beri Ferhat’ın dağı delmesi anlatılır durur ama bu biraz da gücün gösterisidir; devlerin aşkı ise o dağın taşını tek tek biriktirmektir. Biri dağı deler, efsane olur; devler çakıl taşlarından dağ yapar, orada açan çiçek bile bilmez. Aşk insana güç verir, devlerin aşkı gücü güçlendirir. Yürüdüğümüz yollardan onlar çoktan geçmişlerdir; hatırına tekrar yürürler, koşarlar tekrar görmek için. Devler yürüdükleri yol kadar yazım kurallarını da pek umursamazlar; dikkat ederseniz cümleleri dağınıktır, noktalama eksiktir ama kalplerinde öyle bir pusula vardır ki yön şaşmaz. Kuzeyi de güneyi de aynıdır çünkü; aşkından başka aşk bilmez. Pusulası aşk olan devlerin yolu a ile başlar, s ile devam eder ve her zaman k ile biter. Öyle bir tılsımdır ki, dağa fısıldarsın, dağ çöker; karıncaya fısıldarsın, “daha söyle,” der. Mesele devlerin büyüklüğü değil, gönüllerinin büyüklüğüdür, bilmem anlatabildim mi.
Devlerin aşkı bilinçli değildir, farkındalıkla yürümez; “şu an çok derin bir sevgi yaşıyorum” diye iç monolog yapmaz. Bilseler zaten o aşk cüceleşir, sıradanlaşır, manavın terazisi ile bile ölçülür. Perde önünde Mecnun oynar, o perdeyi de sahneyi de tutan devlerin aşkıdır oysa. Alkışlayan Leyla’dır, alkışlanan ise o yüce aşk. Bitirilen sahne bitmeyen olumsuz bir Devin gönlünde büyüyerek bizim zamanımıza kadar gelmiştir Leyla ile Mecnun. Naçizane fark vardır ki, devler Leyla için şehri terk etmezler; şehri, Mecnun’unu isteyen Leyla’nın kalbine taşırlar. Modern zamandaki sevgisizler için mantık ilişkisi diye bir kavram icat edilmiştir; aşk şarabını kendi damarlarından içen devler, o mantığın çürümüş kabuğunu soyar, az çiğner, sonra da en yakın duvara yapıştırır, belki birinin işine yarar diye. Çünkü bilenler bilir, bilmeyenler ise devlerden öğrenmelidir ki aşkta mantık yol göstermez, sadece yolu kapatır.
Devler düz yolda düzgün yürümez; bir sağa giderler, sonra sola dönerler, bazen geri adım atarlar, bazen oldukları yerde dönerler ama asla durmazlar. O yüzden onlara deli divane denmiştir; aslında deli değildirler, divaneyi fazla kaçırmışlardır. Az deli çok divane olsalar bile, itiraz edilmez ki en iyi sır tutanlar da devlerdir; kendi aşklarını kendilerinden bile gizlerler. Nazar değmesin diye değil, mütevazılıktan; zira böyle bir aşka nazarın bile boyu kıldan incedir. Öyle bir alın yazısıdır ki okuyan alıp saklamalı, saklayan paylaşıp birine daha okutmalıdır. Bir elmanın biri sensin biri ben deyip, kendi yarını da sunmaktır devlerin aşkı. Veren de alan da yer elmadan, düşer dünyaya; bir bakar ki her yer ağaç dolu, kökleri devlerin aşkıyla besleniyor.
Devlerin aşkı öğrenilmez, sorulmaz, öğretilmez; kimin dev kimin cüce olduğunu anlamak haftalık bulmaca çözmeye benzemez, cevap anahtarı yoktur. Bu, kilitli ama anahtarsız bir talihli sandıktır ve o sandığın dünyadaki tek yeri gönüldür. İnsan gönlü neleri almaz ki; devlerin kalbi hazine gibidir ve oraya giren bir daha eski hâline dönemez. Çünkü devlerin aşkı hayat suyudur, kaynağı cennettir ve Âdem ile Havva’yı buluşturan şey de akıl değil, ilk günden beri var olan o dev cesaretidir.
Herkes sevilmek ister ama bir tek devler sevilmeden sever. Ne her seven devlerin aşkını paylaşır ne de her sevilmek isteyen o aşktan mahrumdur. Bu iş nasip meselesi değil, gayret meselesidir. Günah gibi saklanmaz ama sevap gibi de herkese anlatılmaz. Bir şiir mısrasında dikilmiştir ya da bir alın yazısına; devlerin aşkı hep en yücesidir. Tohumdur denizde açan, toprağı sulanır çölde duran, aynadır o sana, bana, ona; bilmem anlatabildim mi aşkını dev yürekli okuyucuma…
“Yumruk kadar kalbinde, cihan büyüklüğünde taşıyordu; dev gibi aşkını.”