Aşk Üzerine

Aşk Üzerine Nemocuuk Mart 8, 2025 Aşk demişti yaşamın büyük ustaları. Sahi neydi aşk? Bir mum gibi yanmak mı, yoksa yanan muma alev olmak mı? Birisini delice sevmek belki. Öyle böyle değil, çöllere düşmek gerekirse… Mecnun’u kıskandırmak, Ferhat’ı imrendirmek… Bu soruya cevap vermek hayli zor olsa gerek. Yıllar geçmiş ve biz hâlâ tartışıyoruz. Gelebilir mi cevabını bulabilen? Bir cevap bulunabilir mi ki böyle bir soruya? Onu görünce dudaklarının kenarında filizlenen çiçekleri kime, nasıl, hangi kelimelerle anlatabilirsin ki? Anlamak mümkün değildir, belki de sırf bu yüzden. Aynı şekilde anlatabilmek de imkânlı olmasa gerek. Neden beyhude bir çaba harcıyoruz peki cevabını bulmaya ümidimiz olmayan bir soru için? Yaşamak da biraz böyle değil midir zaten? Öleceğimizi bile bile yaşıyoruz. Beyhude mi o zaman yaşamlarımız? Yaşamak; bir o kadar garip, bir o kadar farklı, bir o kadar mucizevi bir şeydi aslında. Aşk gibi… Anlamaya çalışmak nafileydi belki, onu yaşamak gerekliydi. Yaşayanlar da anlayabiliyor muydu bilinmez. Yaşamak için yaşamı anlamak gerekli miydi? Aşkı kim bilmiş ki biz bulalım? Gözümüz kapalı uçuyoruz sanki uçsuz bucaksız bir gökyüzünde. Mavilikleri üzerimize çalınıyor bulutların. Islanıyoruz biraz, biraz da sırılsıklam oluyoruz. Uçsuz bucaksız mavilikte hiçbir şey göremezken aşkı veya yaşamı arıyoruz. Kalburla su taşımaya mahkûm edilmişiz sanki. Var mı âmâ kuşlardan bir şeyler bulabilen? Var olduğunu söyleyenler, kendileri biliyorlar mı varlıklarını? Onlar bulmuş mu ki bize de aramamızı salık veriyorlar? Belki yine de umut etmek güzeldir. Umut, bizi hayata bağlayan yegâne şeyin temel adıydı çünkü. Aşk belki de çırpınırken mavilikte çarptığın bir başka balığın adıydı. Aşk belki de uçtuğun gökte, yüzdüğün denizde sürekli kucaklaştığın maviliği sana verenin adıydı. Aşk muhakkak oydu, muhakkak oydu. Diğer balığı da o gönderiyordu çünkü. Özellikle benim için gönderiyordu, benim için özel gönderiyordu. Bize de O’nu bulana kadar kanat çırpmaktan başka bir şey düşmüyordu artık. “Aşka uçarsan kanatların yanar.” demişti. “Aşka uçmazsan kanat neye yarar?” demiştik biz de. Aşka uçabilmekti belki mesele. Aşka uçtuktan sonra kanadı kim ne yapsın ki zaten? Yanmaktı aşk o zaman. Hem yanmak, mum gibi, hem de muma alev olmaktı. Hem uçmak, hem yüzmekti. En derin dalgaları aşmak, en yalçın dağları geçebilmekti. Vaktiyle Ferhat, vaktiyle Mecnun olabilmekti. Çölleri usandırmaktı belki. Bütün âleme ifşa etmekti içindeki sonsuz sevgiyi. Sevgilinin arkasındaki sevgiyi görebilmekti aşk. O’nu sevmek, O’ndan ötürü sevmekti her şeyi. Sevmek kabiliyeti verilmişti bize. Sonsuz bir sevgi verebiliyorduk muhabbetimize namzet olanlara. Sonsuz olanı sonsuz olana vermek lazım geliyordu. Mütenahi bir varlığa çok geliyordu namütenahi sevgiler. Sonsuz olana gitmek istiyordu aslında her şey. Aşk başta zaten… Nihayetsiz sevmek isteyen insanın kalbini başka ne doldurabilirdi ki zaten? Bulunduğumuz evren, aşkımız karşısında çok küçüktü. Neden? Aşkımız çok büyüktü. Sığmıyordu dört duvar arasına. Sonsuz sevmek istiyordu insan. Sonsuz’u sevmek istiyordu da, bunun kendisi bile farkında değildi. Hoş, sonsuzu sevebilse hakkıyla, o sevgi yine taşıp gidecekti kâinattaki türlü mahlûklara. O’nun eseri diye bakmak, her şeye… Sevgili’den bir hediye görmek her yerde… Âşık için ne büyük bahtiyarlık! Hem mumduk, hem ateş. Hem yanardık, hem de yakardık. Susardık aslında. Aşk insanı susturur, aşk insanı susatırdı. Konuşamazdık belki ama dağlar taşlar anlardı hâlimizden. Gözümüze bakan, bir şeyler sezerdi ruhumuzdan. Gözlerimiz ve içinde ruhumuz yanardı alev alev. Çakmak çakmak gözlerle bakardık kâinata. Gözlerimiz hem yanardı, hem de yakardı. Baktığı yerden yanar, baktığı yeri yakardı. Mecnun çölü kendisinde taşırdı. Mecnun’un gittiği her yer çölleşirdi içindeki alevden. Gözlerimiz her yerde daha da yanmak için bir bahane arar, bir bahane bulurdu. “Yandık sen ve ben.” derdik. Gözlerimiz O’nu görmek için kıblegâhımızı da yakardı. Sonra… Sonra O’nu göremezdik belki ama O’nun bize ihsan ettiği balığı görürdük ya hani? Hani cayır cayır gönlümüze bir damla su serpilsin diye bakmaya hasret olduğumuz o balığa… O balık dünyalar güzeli idi hani, o balık dünyanın kendisiydi. Bakmaya dayanamaz, bakmaya doyamazdık. Fısıltı fısıltı dilimiz… Dökülen dualar… Katre katre… Bir içim su, ne zamandan beri yangınları söndüremez, onları daha da alevlendirir oldu? Bir balık, bir balığı balıkların efendisine ne kadar çabuk yaklaştırabilirdi? Şehadet… Şahitlik ederdi dağlar ve taşlar. Biz de onlarla bir olurduk. Eskiler gülü koklarken şehadet getirirmiş ya hani, ölümün bize en yakın olduğu vakitti belki işte tam da o an. Kalpten gitmeye en müsait olduğumuz andı. Dursaydı kalbim, işte tam o an. Ruhumu teslim etseydim ruhlar âlemine. Derdim bu kadar yaşamak yeter. Ölüm güzel şey sonuçta. Ona kalbim nasıl dayanır ki benim? Pır pır uçan bir kelebek, özgürlüğünü ilan edip uçmak istiyor kozasına. Kanat çırpmak istiyor hayata. Bir kafese hapsedilmiş narin bir kelebek… Kalbimdir göğüs kafesine hapsedilmiş olan. Kalbimdir uçmak isteyen, kanatlarını çırpan… “Al-lah, Al-lah, Al-lah…” diye atar ya hani can kuşu kafeste; kanat çırpıyor işte. Kurtulmak istiyor bu can tenden. Ten’den ötesine, Ten’den ötesindekine âşıktır çünkü o kelebekçik. Merhamettir onu kendisine esir eden. Rahmettir onu hapseden. Mahkûmiyette Rahîmiyet vardır. Başıboş bırakmaya müsaade etmeyen bir merhamet sahibi vardır; önce kendisine, sonra o balığa bağlayan. Pişene kadar, terhis olana kadar biz de ten kışlasında eğitim görürüz o zaman balıklar ve kuşlar arasında. Bakarsınız, o balıklar kanatlanmış uçuyor; o kuşlar denizin derinliklerine dalıyor. İzle ve gör sevgili, izle ve gör… Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Sensizliğin İzleri Türün Öncüleri: Tupac Shakur Müzikli Kitap

Nerden Bulsun Bu Yabancı

Nerden Bulsun Bu Yabancı Nermin Yetkin Mart 8, 2025 Susuşlar çare getirmezse Sebepler görevini eda etmezse Nereden alayım kokusunu Şeftalinin, kayısının, portakalın   Kalp O’nun için atmazsa Gözler sadece bakarsa Nereden hissedeyim O şefkati derinlerde   Ayaklar O’na gitmezse Her bir tökezleme yaklaştırmazsa O’na Nasıl bulayım  O’nun yolunu    Ah şu fena gözyaşları Adını duyduğunda, yaşarmazsa Nasıl inanayım Aşk var diyenlere   Çıkamam bu karanlıktan O buldurana kadar aydınlığı Vuslata olan saygımı  Bundan beklerim sıramı Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın 12 Kızgın Adam (12 Angry Men) Sensizliğin İzleri Hasretlik Cereyanı

Raf Üzerine Düşünceler

Raf Üzerine Düşünceler Bilal Uygur Ocak 15, 2025 Karşımda duran kitap rafında, çapraz bir şekilde yerleştirilmiş küçük bir ren geyiği heykeli dikkatimi çekiyor. Tahminen bir yumruk büyüklüğünde. Heykel, kitapları ikiye ayıran bir sınır gibi ortada duruyor. Sağ yanındaki kitaplar siyah ciltli, sol yanındakiler ise beyaz. Grinin ve soğuğun hâkim olduğu bu kış gününde, avizenin sahte mumlarından gelen sıcak bir ışık, o rafa bambaşka bir ambiyans katıyor. Kitaplığın önünde oturan insanların konuşma sesleri ile arkamdan gelen konuşma sesleri birbirine karışırken kafenin çaldığı müzik, ortamı yumuşatıyor. Sıcak çikolatamdan bir yudum alırken, aklıma takılan şu: Kitaplar neden siyah ve beyaz olarak ayrılmış? Öylesine mi, yoksa bir anlamı mı var? Anlamlıysa kime göre anlamlı? İyi ve kötü, melekler ve şeytanlar, yin ve yang… Siyah ve beyaz, hep zıtlıkları temsil ediyor. Biz insanlar da bu zıtlar arasında bir taraf seçmeye meyilliyiz, sanki gri bölgede kalırsak hayatın anlamını yitirecekmişiz gibi. Ama ya o gri bölge? Belki de asıl gerçek orada saklı. Sanattı belki de tek sebebi, belki de sadece sanatsal bir düşünceydi; göze hitap etmek içindi. Bir tarafa beyazı diğer tarafa da siyahı yerleştirerek bir kontrast oluşturmak. Ancak sanat için yapmış olmak anlamı değiştirir mi? Yoksa yine de “öylesine” bir tasarım mıdır? Sorular soruları takip ediyor. En sonunda şu soruda takılıp kalıyorum: Bir şey gerçekten “öylesine” yapılabilir mi, yoksa her eylemin arkasında bir sebep ve mana mı vardır? Raf, karşımda durmaya devam ediyor. Kitaplar ve heykel orada, oldukları gibi. Ama ben, bu basit görüntünün ardında çok daha fazlasını düşünmeye devam ediyorum.       Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Gitmeli Damızlık Kızın Öyküsü (The Handmaid’s Tale) Yağmur’a Ağıt

Ayrıntılardaki Hayatın Anlamı

Ayrıntılardaki Hayatın Anlamı Hazel Ocak 15, 2025 Çok zeki kadınlar gördüm; öyle ki, insan bakınca kendine çeki düzen verme ihtiyacı hisseder. Hatta birine “anne” dedim. Kadın, ayrıntıdadır; işin inceliğinde… Öyle bir incelik ki, bunu yalnızca dikkatle bakanlar fark eder. Aslında, bunu görmek o kadar da zor değildir. Çünkü hangi kadın gözlerine kahverengi simli bir çizgi çeker? Hangi kadın hem överken hem de sitem ederken yüzünden anlayışlı bir tebessüm eksik eder? Hangi kadın, sulu köfte yemeğine, yenmese bile renk katsın diye kırmızı ve yeşil biber koyar? Biz kadınlar işte fark ederiz. Büyük resme değil, o resmin çizildiği tuvalin arkasındaki zımbaların sıralanışına bile bakarız. Resimdeki evleri değil, o evlerin içindeki sıcaklığı, samimiyeti hissederiz. Çünkü o evlerdir ki, içinde büyüyen çocuklara hayatın en güzel derslerini verir. İnsanlığın geçmişi de geleceği de o tablolardaki yuvalara bağlıdır. Şunu da unutmamak lazım, Tüm anneler özeldir. Çünkü her çocuk, dokuz ay boyunca annesinin içinde yaşamış, onun kalbinin atışını dinleyerek dünyaya gözlerini açmıştır. Sonra, yıllar boyunca onun ilgisine ve sevgisine muhtaç kalmıştır. Ve işte bir kadın, bunların tümünün farkındadır. Belki de bu yüzden kadına ilahi bir hediye olarak çok boyutlu düşünme yetisi verilmiştir. Küçükken bunu anlayamasam da, dönüp baktığımda, o kadınlardan birinin benim evimde yaşadığını daha iyi görüyorum. Bizim ailede bir gelenektir patatesli yumurta. O kadar patates tüketiriz ki, Osmanlı zamanında İrlanda’ya yapılan tüm patates yardımları bizim soframıza yetmezdi herhalde. Ama ben, küçükken, her ne hikmetse yumurtayı asla yemezdim. Ne var ki, ev halkının çoğunluğunun oyuyla her pazar patatesli yumurta yapılırdı. Bir pazar sabahı, artık hangi çocukça inadım tutmuşsa, annemle tartışmıştık. Annem çok otoriter bir kadındır. O sabah, “Kahvaltıda aç kalırım ama anneme de acındırmam” diye düşünüyordum. Derken önümde bir tabak belirdi. Başımı masadan kaldırdığımda, tabağımdaki patatesler, adeta beni selamlıyor gibi bakıyordu. Yumurtasız patatesler… Ben dersimi almıştım kadınların ne kadar ince düşünebildiği hakkıda, bunu da bana annem bir tabak patatesle öğretti. Annem, bana kızgın ve kırgınken bile beni düşünmüş, bir tabak hazırlamıştı. Annem, o sabah, o koca dünya tablosundaki minik evimizdeki minicik beni görmüş; bana yumurtasız patatesle de olsa sevgisini göstermişti. Artık gözyaşlarımı tutamıyordum. Annemin bu unutulmaz düşünceliliği karşısında, bir anda büyüyüp saygıyla gömleğimin düğmelerini iliklemek istedim. Ve işte o zaman anladım: Kadınların yaptığı şey sadece yemek yapmak, ev toplamak, birilerine yetişmek değildir. Kadınlar, bir tabak patateste bile sevgiyi anlatabilecek kadar büyük yüreklidir. Çünkü kadın, ayrıntılara hayatın anlamını sığdırandır. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Müzikli Kitap 12 Kızgın Adam (12 Angry Men) Yaşın On Dokuz

Yıldızlar, Kız Kulesi ve Sen

Yıldızlar, Kız Kulesi ve Sen Nemocuuk Ocak 15, 2025 Ve ah! Yıldızlar… Bir gece gözü onlara takılır insanın. Apaçık bir gökyüzünde, apaçık bir zihinle, apaçık bir zihne… Sonra “Neden?” diye sorar insan. Neden sorar, bilinmez. Neyden gelir insan, neye gider. Ney. Hu. Ama yıldızlar? Hu. Göz kırparlar billur perdeden. O billur perde ki uçsuz ve bucaksız… O perde ki… O ki… Göz kırpar her biri binlerce yıllık mazinin habercisi. Senelerce öteden gelen haber… Çık da bak! Dinle! Ne anlatır bize o ateşböcekleri? Ah o yerdeki yıldızlar, bize ne anlatır? Yerdeki yıldızlar… Bir filmde görmüştüm bunu. Çocukları anlatan bir filmde. Güzel bir filmdi. Güzel.  Ve sonra ben seni gördüm semada. O asırlık habercilerin arasında, parıl parıl parlayan o gözlerin… Ay sönük kalıyordu senin yanında. Gökyüzü ahalisi, birbirlerine seni anlatıyorlardı eminim. Güneşin doğmasına gerek kalmamıştı artık. Sen, bir güneş gibi doğmuştun gönlüme. Dünya hayat bulmuştu yeniden. Samanyolunun kızlarına seni anlattım o gece durmadan, yorulmadan. Her biri seni kıskandı, simanı kıskandı. Arz ahalisini geçtin, arş ahalisinin dilindesin yıllardır. O kadar güzel anlatıyorum ki seni, o kadar güzel seni anlatıyorum ki… Gecenin soğuğu üşütmüyor artık beni. Yüreğimdeki kor, yüreğimdeki kar. Yüreğimdeki nur. Yüreğimdeki nâr. Ben, yandım. Ben yanıyorum ve ben yanmaya devam edeceğim. Başka söze ne hacet? Ah bu satırları okumanı isterdim. Ben de yıldızlara anlattım derdimi. Onlar dinler beni. Kadim dostumdur benim yıldızlar. Sen yokken vardı, sen yokken var olacak. Ama yıldızların arasındaki yerini dolduramaz ya kimse… Olsun. Sen gittiğinde, sana nispet boş kalsın tahtın. Kimseler oturmasın, kimseler oturamasın.  Biliyorsun. O kadar çok şey anlatabilirim. Ama ne anlatabilirim ki sana? Yıldızlardan devam, yıldızlara devam.  Hani bir fotoğrafın vardı; kız kulesinin önünde, gözlerimin içine gülen… Hani kız kulesi senin yanında çok önemsizleşmişti… Böyleleri bize haset ettiğindendir bu hale gelişimiz belki. Ya başka ne olacak? Tarihe not düşüyorum: Kız kulesini imrendirdi bir kız. Hoş kız kulesinden başkasını gözü görmez Galata’nın. Hoş senden başkasını da görmez benim gözüm. Ama anlıyorum onu, seni kıskanmamak elde mi? Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Yıldızlar, Kız Kulesi ve Sen Yağmur! Okyanus Etkisi

Bilinen Bir Kadının Mektubu

Bilinen Bir Kadının Mektubu Hazel Ocak 15, 2025 Canım yanıyor. Bazen sadece ıssız bir yerde, çimenlerin üzerine uzanıp saatlerce gökyüzünü seyretmek ya da balkon kenarında rüzgârın sessizliğini dinleyerek demlenmek istiyorum. Bugün ilk defa kendime mor laleler aldım. Orta halli bir buket… Öylesine, marketten çıkarken gözüme ilişmişti. Daha önce hiç kendime çiçek almamıştım. Oysa ne mor en sevdiğim renkti ne de lale en sevdiğim çiçek. Sanırım içimdeki boşluğu bu çiçeklerle doldurmak istedim. Belki de en son mektubumdan bu yana bir lale mevsimi geçtiği içindir. Ya da belki sadece öylesine… Bu mektubu aslında çok yakından tanıdığınız ama bir o kadar da yabancısı olduğunuz bir kadın yazıyor. Her gün görmeseniz de siması aklınızda kalmış, ancak hikâyesini asla çözemediğiniz bir kadın. Acı çeken, gülümserken bile gözlerindeki hüznü saklayamayan… Herkesin hayatında vardır bizim gibiler. Genelde dikkat çekmeyiz ama dışlanmayız da. İnsanlar yüzümüzü hatırlar ama ismimizi unuturlar. Hep düzenli, hep duygudan uzak kıyafetler giyeriz. Perdeler örteriz yüzümüze, kalbimize. Takılarla süsleriz kendimizi ama aslında hiçbir takı bize ait değildir. Söylediğimiz kelimeler, kurduğumuz cümleler bile bizim değildir. Benim için bir tek bu mektuplar ve anlatmaya çalıştığım duygularım gerçektir. Bütün gülüşlerim, gözyaşlarım, kendime bile yakıştıramadığım o yarım tebessümlerim… Sanki bir maskenin ardına saklanmış gibiyim. Eminim sizin de hayatınızda böyle birisi vardır. Belki bir komşu, belki bir akraba, belki de sizsinizdir o kişi. Çünkü biz hep aynıyız: Bilinen ama yarım kalmış kadınlar. Düşüncelerimizin ağırlığında boğulmuş, gözlerimizde o dağınık maskara izlerini taşıyan kadınlarız. Bu izler bir günün değil, yılların yükünü anlatır. Bazen düşünüyorum: Ne zaman anlayacağım sırf hissetmek için hissetmeyi? Ne zaman göstereceğim içimde biriktirdiğim sevgiyi? İşte bugün de o günlerden biri. Geriye dönme günü… Geçmişimi baştan sona gözden geçirip, lalelerin karşısında sessizce uzaklara bakma zamanı. Bu, sizin konuştuğunuz bir kadının mektubu. İçindeki boşluğun hiç dolmayacağını bilen bir kadının sesi. Şu anda düşünüyorum… Ya ben de bir lale olsam? Yapraklarım tane tane dökülse… Rüzgârla karışıp, baktığım bu mazide savrulup ben de unutulsam… Bugün aslında kendime lale almadım. Bugün kendime sevgi aldım. Sadece bunu lale zannettim. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah  Sanat & Kültür Hindistan

Okyanus Etkisi

Okyanus Etkisi Bilal Uygur Ocak 15, 2025 Okyanus Etkisi bir insan ile şans eseri tanışıp samimi olduğumuzda oluşan etkiye verilen isimdir. Çok da güzel bir isim verilmiş, aynı dalgaların git gel yaparak sürekli kumları, yosunları ve taşların yerini değiştirdiği gibi bizim de hayatlarımızı değiştiren insanların şu kısa ömrümüze dahil olmasını anlatıyor. Ancak müsaadenizle ben bu ifadede değişiklik önerisinde bulunmak istiyorum. Şans eseri değil de tevafuk ile karşılaştığımız insanlar desek, nasıl olur acaba?  Şimdi biraz anlatayım neden bu değişikliği yapmak istediğimi. Şans demek sanki fazla basit kaçıyor böyle muazzam bir durumu ifade etmek için. Düşünün ki karşınıza bir insan çıkıyor, belki de hiç beklemediğiniz, hiç ummadığınız bir anda veya umutsuzluk içerisinde olduğunuz bir anda. O insan ile beraber hayatınız yepyeni bir hal alıyor ve renkleniyor. Samimiyetin vermiş olduğu sıcaklık tekrardan hayata tutunmanızı sağlıyor. Tam “psikolojim bozuldu, mahvoldum!” dediğimiz bir anda hayatımıza giren o insanla birlikte yeni ufuklar beliriyor gözlerimizin önünde, yeni farkındalıklarla karşılaşıyoruz.  İşte bu sebepten değiştirmek istedim bu ifadeyi… Tabii belki de şanstır gerçekten. Öyle şanslıyızdır ki, o an bir uğurböceği gelip de elimize konmuş gibidir. Ancak bir taraftan da aklıma şu gelmiyor değil; hayatta karşılaştığım o kadar insan arasından öyle insanlarla samimi oldum ki, hepsi hayatıma ayrı ayrı anlamlar kattılar. Ufkumu genişlettiler, bilmediğim, duymadığım birçok şey öğrettiler, henüz fikir sahibi dahi olmadığım konuları anlamamı sağladılar ve hatta kitap okumaya başlamama vesile oldular. Bana bu kadar fazla değer katan, bu güzellikleri bana katmış olan insanlarla samimi olduktan sonra Okyanus Etkisi benim için sadece şans olmaktan çıkmış ve kaderin bir cilvesi haline gelmiş durumda. Tevafuklar, yanıma daha güzel, daha kaliteli insanlar kattıkça, benim de hayatıma güncelleme getirebilmem ve seviye atlayabilmem konusunda yardımcı oldu. Hem, bu sayede Bölüm Sonu Canavarlarını geçmek de daha kolay hale geldi. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah  Sanat & Kültür Hindistan

Ölüm Güzel Şey, Budur Perde Ardından Haber

Ölüm Güzel Şey, Budur Perde Ardından Haber Nemocuuk Aralık 31, 2024 “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?” Şu iki dizeyi aşamıyorum çok uzun süredir. Dilime takıldı durdu. İşin garip tarafı sadece bu beyite takılmam… Şiire devam edemiyorum. “Peygamber” kelimesinde düğümleniyor boğazım. Bir sözcük daha söylemekten aciz kalıyorum o anda. Bir harf bile ilerleyemiyorum. “Kapı kapı…” diye devam etmekte şiir ama ben devam edememekteyim. Söylediklerimin ağırlığı altında ezilmekle meşgul oluyorum o sıralarda. Ağzımdan çıkanları kulağım da duysun istiyorum. Kulağım da duysun ki zihnime ulaşsınlar. Ne söylediğimin bilincinde olmaya çalışıyorum. İdrak etmek istiyorum bu kelamı. Bütün bu çabalarıma rağmen Farsça’dan dilimize geçmiş olan arkadaşımıza sıra gelince -Peygamber kelimesi olur kendileri- bütün dünya duruyor sanki. Benim, söylediklerimi anlamamı beklermiş gibi… Sanki cümle alem duruyor ve “Hadi!” diyor, “Anla! İdrak et bunları, hayatına hayat kıl. Hiçbir zaman ayrılma onlardan. Ölümün korkulacak bir şey olmadığını adından iyi bil. Ezberleme! Kendinden bir parça haline getir. Sen, o ol. Bırak, o da senin damarlarında dolaşsın, bütünleşsin seninle. İzin ver buna. Ondan kaçma, kabullen. Bak, üsve-i hasene (en güzel örnek anlamında Peygamber Efendimiz (s.a.v) için kullanılan, Kur’an-ı Kerim’de Azhab Suresi 21. Ayette geçen bir söz) ‘bile’ ‘En yüce dosta…’ diyerek ayrılmış bu dünyadan. Bil ki o korktuğun şeyin -eğer “iyi” bir hayat yaşamışsan- korkulacak hiçbir yanı yok. Hiçbir, yanı, yok. Maddenin arkasındaki manayı okuma sevdasını seziyorum kalbinde. Gör; madde, ki ölümdür, bul onun arkasındaki anlamı. Ölüm’ün bir son olmadığını oku. Kabart kulaklarını, o sana seni ademe düşürmeyeceğini söyler. Maddeye kapat gözlerini, kulak kesil onun hal diliyle söylediklerine. Bir köprü olduğunu anlatıyor sana, bir yolculuk… Dünya misafirhanesinde yaptığın yüzlerce yolculuğa benzer bir yolculuk. Gidenlerin geri dön(e)miyor oluşu niye seni bu denli korkutuyor? Onların dönmeyişleri gittikleri yerin çok güzel olduğuna delalet etmez mi? Hatırla, daha sen bu dünyada yok iken küçük bir damla (alak) vesilesiyle gönderildin buraya. O damla senin buraya gelmen için bir sebepti. Korkuyor musun alak’tan? -Korkulacak ne var ki? Buraya gönderiliş yolculuğumdaki birçok “sebep”ten yalnızca birisi o. -Gidiş yolundaki sebeplerden seni korkutan nedir? -Hiç kimse dönmemiş, ya adem varsa? -Efendimiz’in (o bütün alemlere gönderilmiş universal bir peygamberdir) dönüşü ve dönüşüne dair sözleri yetmiyor mu? -… Gözlerini daha sıkı yum, kulaklarına ağırlık ver. Mevlana Celaleddin-i Rumî’nin kendisini şeb-i aruz (düğün günü) diye isimlendirmesini fısıldar sana. En güzel gün… İddia ettiğinin aksine bir bilinmezlik de yok orada. Sen kendin burada karar veriyorsun nasıl muamele göreceğine. Buradaki yaşantına göre orada neler olacağı az çok belli. Orada ırmak, orada odun ne arar? Irmağı da odunu da sen götürüyorsun buradan. Peki tabii kocaman köşkleri veyahut ırmakları taşımak odun taşımaktan daha meşakkatli. Öyle olmasaydı köşklerin, ırmakların ne değeri kalırdı? Ezbere söyleme bunları, tekrar ediyorum. İdrak et. Kendi benliğin haline getir. ‘Kimsin?’ sorusuna ‘Ben cennetim.’ de, ‘Aynı zamanda da cehennem. Ben hem ölümün ta kendisiyim, hem de doğum diye bilinirim.’ Daha rahat duyabilirsin artık. Ölümün sözlerini tekrar et, çünkü bundan sonra onlar aynı zamanda senin de sözlerin. ‘Burada doğan birisi buraya gelebilmek için başka bir alemde ölür. Burada ölen her varlık da başka bir zamanda veya başka bir alemde doğar. Ben insanım, ki bu benim kul mertebesine çıkabilecek potansiyelde olduğumu gösterir, ben köprüyüm aynı zamanda: yaşam ile ölüm arasında, gençlik ile yaşlılık arasında -şu an dünden daha yaşlı, yarından daha gencim-, en önemlisi de kalpler arasında. Bir kalpten başka bir kalbe kurulan köprüyüm ve daha başka köprüler kurmakla yükümlüyüm. -Neden? -Irmak toplamaya bir yerden başlamam gerekiyor çünkü. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Raf Üzerine Düşünceşler Ayrıntılardaki Hayatın Anlamı Yıldızlar, Kız Kulesi ve Sen

Akıntıya Karışalım 

Akıntıya Karışalım Fatma Sena Bark Aralık 15, 2024 Bakmaktan görmeye geçtim, bu bir uyanıştı adeta. Gözlerimde başka bir ifade vardı. İçerleme değildi bu duygu, o tanıdık bana. Kulaklarım az sağır olmadı feryat figan susuşlarıma. Bu daha bir farklı.  İncelemeye başladım kendimi; göz çukurlarım, kaşlarım… yerli yerindeydim aslında baktığında. Peki ya benim gördüklerim. Aynadaki aksime sirayet edemeyenleri başkaları da görebiliyor muydu? Sanmam. Kişi kendindeki yaraya tanıdıktır. Bu yüzden olsa gerek, sadece yarası yarama denk gelenler fark edebilirdi. Belki.  Hayat bu savurur, eyvallah. İyi de benim köklerim sağlam değil miydi, neydi bu giydiğim kabullenmişlik hırkası? Varsın hazan düşsün toprağıma, yel tütsün ocağımda. Ben tüm çaresizliklerimi bir ‘öyle işte’ye sığdırıp düştüğüm yerden kalkmasını bilirdim. Dudağımın alaycı bir şekilde kalkışı bundandı. Bu tavrım ise kolaylığından değil, borçlu olduğumdandı.   Ben çok borcu olan ve kapattığı her borçla ruhunun deliklerini yama etme gayesi güden gölgesiz bir fidandım. Öyle aykırı, öyle acayip, öyle anlaşılmaz. Böyle gözüküyordum dışarıdan. Ahh beni bir de bana rüzgarın taşıdığı o fısıltılara sorsalardı. İsteyen çabalardı ve mesafeler sadece birer rakamdan ibaretti.  Toprağa da hürmetim vardı, köklerime aşkı işleyen can suyuna da. Ruhuma dokundu bakışlarım. O kabul ediyordu yaşanmışlıkları ve tebessümü hakikiydi. Bu, devam etmek için kâfiydi. Aksındı o zaman, günler de olaylar da insanlar da. Tıpkı su gibi, o akıp yolunu buluyordu. Akıntı ile bir ahenk yakalamak kolay değildi. Batmalar da çıkmalar da bir parçasıydı serüvenin. Nasıl ki gözümün kapanmasına birkaç saniyede bir kırpmasına kızmıyorsam, akıntının üzerimi ıslatmasına da kızamazdım. Kurudu hem. Varlığı güneş gibi açanlar, kuruturdu. Doğanın sanatı buydu.  Gözlerim, yansımanın harelerindeki ısrarlı bakışlarını çekti. Bulmuştu aradığını, aramakla bulunmayanı. Elim musluğu kavradı ve bir ürperdi işlendi kan dolaşımıma. İki avuç dolusu soğuk suyu çarptım yüzüme. Enseme ve saçlarıma.. Bu kadardı.  Doğrulan belim ve ıslanan kirpiklerimin ardındaki hevesli bakışlarım.. Ruhum yine yeni bir yün eğirmişti. Bir başka borç ödeyip yama yapmaya hazırdı. Hiç ödeyemeyeceğim borçlarım vardı ve her gün daha çok borçlandıklarım. Bu yüzden akmak lazımdı, akıntıya karışıp kendi ahengini bulmak lazımdı. Her aynaya bakışımda tekrar tekrar yaşadığım bu olay sıkmazdı canımı. En nihayetinde hürmet ettiklerim canımdandı.. ve insan canını her daim sakınırdı.. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah  Sanat & Kültür Hindistan

Yıldızlı Düşünceler

Yıldızlı Düşünceler Bilal Uygur Aralık 15, 2024 Geldi yine günün o vakti; insanın kendisiyle baş başa kaldığı, yalnızca kendi sesini duyabildiği an. Kimisi için tamamen yalnızlık, kimisi için de günün en can alıcı zamanı. Karanlığın çökmesiyle birlikte, insanın içine de karanlık çöküyor sanki. Duygular ve hisler fışkırmaya başlıyor. Sanki aydınlık, gün ışığı onlara zarar verirmişçesine… Belki de hayır, kendilerini göstermeye fırsat bulamıyorlar. Gün içinde insan, öyle bir koşuşturmacanın, curcunanın içinde ki, duygulara yer bile kalmıyor. Nihayet karanlık çöküyor, insanlar evlerine çekiliyor ve meydan yıldızlara, aya kalıyor. Ah evet, yıldızlar ve ay… İnsanı, karanlığın ortasında yalnız başına kalmışken, kendini ve duygularını sahneye davet ediyorlar. Çünkü biliyorlar ki insan, kısa bir süreliğine de olsa, artık bir başına. İşte tam da bu yüzden, bazısı için günün en huzurlu anı. Çünkü artık insanı dinleyecek, ona kulak verecek ve yargılamayacak, ısrarcı olmayacak, sadece gözlerinin içine bakarak yanında olduğunu hissettirecek dinleyicilere sahip. Başını kaldırıp gökyüzüne baktığında, kartpostallık bir manzaranın karşısında, insan kendini anlatmaya başlar ister istemez. Böylece insan, karanlığın ve sessizliğin kollarında kendi iç dünyasına doğru bir yolculuğa çıkar. Zihninde biriken düşünceler, gün boyunca üzerine örtülen perdelerden sıyrılıp yavaş yavaş sahneye çıkar. Pişmanlıklar, umutlar, belki de hiç dile gelmeyen hayaller ve korkular… Her biri, gökyüzündeki yıldızlar gibi tek tek görünür hale gelir. Bu an, belki de bir yüzleşmedir insan için. Kendisiyle baş başa kaldığı, kimseye hesap vermek zorunda olmadığı bir mahkeme. Ama bu mahkemede ne savcı ne de hâkim vardır; sadece insanın kendisi ve yıldızlar. Tam da bu noktada, insan, düşüncelerinin ne kadar derin olabileceğini fark eder. Kendi sesini ilk defa duyar gibi olur. Belki bu ses bir uyarıdır, belki bir rehber, belki de sadece bir dost. Bu sessizlik, insana neyi hatırlatır? İçindeki fırtınaları mı, yoksa huzuru mu? Bu sorunun cevabı, karanlıkla kurulan ilişkiye bağlıdır. Çünkü karanlık, sadece bir örtüdür; altında ne olduğunu yalnızca insanın kendi bilebilir. Arkadaşlarınızla paylaşmanız için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah  Sanat & Kültür Hindistan