Kırk Meselesi

Kırk Meselesi tramvay Temmuz 8, 2025 Kırk meselesi var bir de bilinmeyen; kılı kırk yararcasına, titizlikle o günü beklemekte her bir nefer. Gün doğumlarında aranırdı çoğu zaman, gün batımları kovalardı her an içlerindeki süruru. Bu devrin insanı unuttu kırk meselesini. Bir vicdan içindeki gökyüzü, İklimlerin sıyrıldığı bir gökyüzü. Kırk ile varılırdı sonsuz bahar kentine. Bu devrin insanı unuttu kırk meselesini. Bu çağ, unutulmuş nimetler çağı. Bu çağ, kayıpların çağı. Örterken üstümüze bu amansız zamanı, bu çağ vicdanın kayıp soluklarını arıyor. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Hacksaw Ridge Ölüm Güzel Şey, Budur Perde Ardından Haber Yaşın On Dokuz
Onun Ötesi O’nun için

Onun Ötesi O’nun için Nermin Yetkin Haziran 8, 2025 Geçemem geçimsiz halimden Bilmiyorum ne gelir tepeden Bir can eder beni derbeder Ötesini görmek için her şey Dinginleştikçe dinsizleştim Rabbime nasıl isyan ederim Sabır azığıdır yolcunun Ötesiz kalmamak için her şey Bir çift göz, tek bir yaradan Ruhuma girdi hiç sormadan Karları yağdıran bendim dağıma Üşüdüğümü bile hissetmeden. Acemi ruhum olamaz sensiz Yalvarırım bırakma beni gecesiz Her şey o anda kalır, gelmez sebepsiz Ben ölmüşüm densiz, haberim yok, gücüm yok. Olur da ayaklar O’na gitmezse Alın bütün yolları! Alın tüm sevdaları Onsuz onlar olmaz çünkü Her şey onun ötesi O’nun için. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Yaşın On Dokuz Herkes Aşk Derken Ben Özlem Diyorum Rap Müziğin Doğuşu
Bir Balığın Feryadı

Bir Balığın Feryadı Nemocuuk Mayıs 8, 2025 Böyle olmasını istiyor muydum? Neyin olmasını istiyordum? Uzun zamandır emin değilim. Birçok şey geçti şu “kısacık(!)” hayatımda gözlerimin önünden. Yeter miydi? Ne yeterdi? Yeten neydi? Böyle mi olmalıydı her şey? Rıza neydi? Razı olmak, kimlere biçilmiş bir payeydi? Ben, neye razı olabilir veya neye itiraz edebilirdim? Bilmiyorum. Belki de, razı olma şansımın ellerimden kayıp gitmesine izin verdim. Ben mi verdim? Veren kim? Verem kim? Ben kimim? Neden cevap aradıkça artıyor sorular? Bilinmezler dehlizinde kaybolmuş bir haldeyim. Hoş salih-i selametteyken de, bu okyanusu özlerdim. Kendimi bildim bileli, Kendimi bilmez bir halde çırpınışlardayım. Kendimi, kendi akıntısını bulmuş sanmaktayım. Daha önce de bulduğunu sanmamış mıydın ey kalp? Neden kaybettin tekrardan? Neden buldum sandın? Neydi bulduğun, Neydi buldum sandığın? Sonra dönüp dolaşıp, Ait olduğun yere, Bilinmezler dehlizine, Geri dönmedin mi seke seke? Şu okyanustan çıktığın vakit, Daha çok oksijene kavuşacağını zannediyorsun. Oysa ki onlar seni boğan şeyin ta kendisi. Sen buraya, kulaç atmalara aitsin. Sen, okyanusa aitsin, Kelimelerin uçsuz bucaksız deryasına… Boğuldun mu? Su burada. Sû da burada. Çay da var içersen. Rıza göster bulunduğun yere. Rıza mı? Uç, aç kanatlarını demiştik hani? Deniz seviyesinden direkt Ağrı’ya çıkasın var. Yok mu? Var. Sonra ne oldu? Ağrı’dan buraya akan nehirler Beni sana geri getirdi. Sen kendini güvenli limanında buluverdin. Tilki de olsan, balık da olsan, Dönüp dolaşacağın yer burası. Mı acaba? Utanıyor musun balık olmaktan, Kendine balık demekten? Hani hiçbir şeye pişman olmazdın sen? Geri dönmen gerekiyordu dost, özledim seni. Bırakıp gitme bir daha beni. Gitme, gitsen de dön her seferinde geri. Sen uçsuz bucaksız bir muamma, Bense garip bir serseri. Saat gece iki Ve ben bilmiyorum bulunduğum yeri. Artık tırmanmaktan korkan birisi var benden beri. Sen inkar etsen de, Çok kalmadı aslında gözlerimin feri. Ne yavaş yüzesim var artık, Ne de seri. Beni kararımdan vazgeçirebilir mi bilmiyorum, Gelse bir peri. Bu yüzden şair demişti sana, Abla dedikleri. O görüyor muydu ki Göğsümdeki kesikleri? Saklarım aslında, kafesimdeki delikleri. Bir ben bilirim bir Allah, kalbimdeki körükleri. O da sana Gel toplayalım diyor zaten Gönlündeki kırıkları. O kabul eder hep bilirsin, Gönlü kırıkları. Boşuna değil bunca insanın Söyledikleri-saydıkları. Boşuna değil mi gerçekten? Boşuna değil. Perileri beklemeyeceğim artık. Gül gelsin, yahut diken… Sen en iyisi mi gül, Geçsin. Teslim olduğunu cümle alem bilsin. Seni seven sevsin, Sevmeyen sevmesin. Olan olsun, Olmayan olmasın. Kalırsa bahtımıza Bir tatlı rıza kalsın. Uçsa da gönlümdeki kuşlar, Bedenim derinlere dalsın, Gözlerim seyre dalsın. Be çınar! Sen de şu garip dünyada Bir garipçik dalsın. Kimine ekşi şerbet, Kimine acı balsın. Şu hayret-engiz denizde Bazen garip salsın. O zaman? O zaman neyler duyulsun, tamburlar çalsın. Ileridekiler, Bırak ileride kalsın. Sen onların seyrinden muafsın. Hoşsun, tatlısın Ama çok katlısın. Bazen öyle-böyle Bazen asık suratlısın. Yavaş be dost, Sen çok süratlisin! En sevgiliye, sen de sevgilisin. Ölüsün, bilirim, pek müteessirsin. Ne yapalım, hayat, Gelen sevimlidir dersin. Belki de tam burada biter dersin. Belki de bitmez. Belki de… Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Hindistan Yıldızlar, Kız Kulesi ve Sen Müzikli Kitap
Olmak Ve Ölmek Arasında Bir Mutabakat

Olmak Ve Ölmek Arasında Bir Mutabakat Nemocuuk Nisan 8, 2025 Oldun bile! Öldün, ve oldun. Olanlar ölür mü? Ölenler olur mu? Mürekkep döküldü kağıda. Oldu mu, öldü mü? Her ölüm bir oluş Her oluş, bir ölüm müdür? Mevt mevte bu kadar yakınken Hayat, nurunu nerede bulur? Nerede kaybeder? Kaybeder mi? Nur, sonsuz; Sonsuz, nur değil mi? Nurları nurlandıran değil mi? O zaman nurlar içinde yatmak için Ölmek, ölebilmek gerek. Gerçek ölenler, gerçek olanlar Asla ölmeyenlerdir. Gerisi ne gerçek, ne de gerçek.. Ne gerçek ola, ne gerek ola… Asıl ölenler olamayanlardır muhakkak. Aslolansa ölmemek, ölmeyen olmaktır. Aşık olabilmek. Neden? Aşıklar ölmez de ondan. Ölen ne? Bilmem. Olan ne? Bilmem. Bilmek ne? Bilen ne? Bilene? Bilmem. Aya bakar bazen insan. Aşk’ı görür. Ay, on dördünde aşkı anlatır insana Parıl parıl bir hayat Parıl parıl bir ölüm Parlar insan bir gece ay ışığında Belki de hayat parlar ona O da yansıtır hayatı gözlerinde İnsan, ayna olmaktan başka ne işe yarar ki zaten? Ve ben, bu satırları yazamıyorum. Helal(!) bana… Ölümün gerçeğini İtiraf edemiyorum Ne kendime, Ne de dünyaya. Ölüm, acı bir olgu. Benimse ellerim kollarım bağlı. O vakit gelene kadar Yaşamaya devam. Yaşamak da bir garip olgu Ona bakılırsa. Ne kendini, Ne de yaşamayı bulamamış Bir insanoğlu şu ben dedikleri. Neden yaşamaz insan? Neden ölmez? Neden yaşamayı da ölmeyi de ciddiye almaz insan? Neden hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar? Neden hiç yaşayamamış gibi ölür? İnsan olmanın hakkını veren Ölmez mi gerçekten? Ölüm ne? Bir terk-i diyar. Ne adem Ne elem. Ne diyelim Canımız sağ olsun. … Bir kan damladı defterime Bir kan, uzaklardan Bir kan, aşka kanan Bir kan, ey gönül, bari sen uyan Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Gecikmeli Varış Okyanus Etkisi Son Samuray (The Last Samurai)
Aşk Üzerine

Aşk Üzerine Nemocuuk Mart 8, 2025 Aşk demişti yaşamın büyük ustaları. Sahi neydi aşk? Bir mum gibi yanmak mı, yoksa yanan muma alev olmak mı? Birisini delice sevmek belki. Öyle böyle değil, çöllere düşmek gerekirse… Mecnun’u kıskandırmak, Ferhat’ı imrendirmek… Bu soruya cevap vermek hayli zor olsa gerek. Yıllar geçmiş ve biz hâlâ tartışıyoruz. Gelebilir mi cevabını bulabilen? Bir cevap bulunabilir mi ki böyle bir soruya? Onu görünce dudaklarının kenarında filizlenen çiçekleri kime, nasıl, hangi kelimelerle anlatabilirsin ki? Anlamak mümkün değildir, belki de sırf bu yüzden. Aynı şekilde anlatabilmek de imkânlı olmasa gerek. Neden beyhude bir çaba harcıyoruz peki cevabını bulmaya ümidimiz olmayan bir soru için? Yaşamak da biraz böyle değil midir zaten? Öleceğimizi bile bile yaşıyoruz. Beyhude mi o zaman yaşamlarımız? Yaşamak; bir o kadar garip, bir o kadar farklı, bir o kadar mucizevi bir şeydi aslında. Aşk gibi… Anlamaya çalışmak nafileydi belki, onu yaşamak gerekliydi. Yaşayanlar da anlayabiliyor muydu bilinmez. Yaşamak için yaşamı anlamak gerekli miydi? Aşkı kim bilmiş ki biz bulalım? Gözümüz kapalı uçuyoruz sanki uçsuz bucaksız bir gökyüzünde. Mavilikleri üzerimize çalınıyor bulutların. Islanıyoruz biraz, biraz da sırılsıklam oluyoruz. Uçsuz bucaksız mavilikte hiçbir şey göremezken aşkı veya yaşamı arıyoruz. Kalburla su taşımaya mahkûm edilmişiz sanki. Var mı âmâ kuşlardan bir şeyler bulabilen? Var olduğunu söyleyenler, kendileri biliyorlar mı varlıklarını? Onlar bulmuş mu ki bize de aramamızı salık veriyorlar? Belki yine de umut etmek güzeldir. Umut, bizi hayata bağlayan yegâne şeyin temel adıydı çünkü. Aşk belki de çırpınırken mavilikte çarptığın bir başka balığın adıydı. Aşk belki de uçtuğun gökte, yüzdüğün denizde sürekli kucaklaştığın maviliği sana verenin adıydı. Aşk muhakkak oydu, muhakkak oydu. Diğer balığı da o gönderiyordu çünkü. Özellikle benim için gönderiyordu, benim için özel gönderiyordu. Bize de O’nu bulana kadar kanat çırpmaktan başka bir şey düşmüyordu artık. “Aşka uçarsan kanatların yanar.” demişti. “Aşka uçmazsan kanat neye yarar?” demiştik biz de. Aşka uçabilmekti belki mesele. Aşka uçtuktan sonra kanadı kim ne yapsın ki zaten? Yanmaktı aşk o zaman. Hem yanmak, mum gibi, hem de muma alev olmaktı. Hem uçmak, hem yüzmekti. En derin dalgaları aşmak, en yalçın dağları geçebilmekti. Vaktiyle Ferhat, vaktiyle Mecnun olabilmekti. Çölleri usandırmaktı belki. Bütün âleme ifşa etmekti içindeki sonsuz sevgiyi. Sevgilinin arkasındaki sevgiyi görebilmekti aşk. O’nu sevmek, O’ndan ötürü sevmekti her şeyi. Sevmek kabiliyeti verilmişti bize. Sonsuz bir sevgi verebiliyorduk muhabbetimize namzet olanlara. Sonsuz olanı sonsuz olana vermek lazım geliyordu. Mütenahi bir varlığa çok geliyordu namütenahi sevgiler. Sonsuz olana gitmek istiyordu aslında her şey. Aşk başta zaten… Nihayetsiz sevmek isteyen insanın kalbini başka ne doldurabilirdi ki zaten? Bulunduğumuz evren, aşkımız karşısında çok küçüktü. Neden? Aşkımız çok büyüktü. Sığmıyordu dört duvar arasına. Sonsuz sevmek istiyordu insan. Sonsuz’u sevmek istiyordu da, bunun kendisi bile farkında değildi. Hoş, sonsuzu sevebilse hakkıyla, o sevgi yine taşıp gidecekti kâinattaki türlü mahlûklara. O’nun eseri diye bakmak, her şeye… Sevgili’den bir hediye görmek her yerde… Âşık için ne büyük bahtiyarlık! Hem mumduk, hem ateş. Hem yanardık, hem de yakardık. Susardık aslında. Aşk insanı susturur, aşk insanı susatırdı. Konuşamazdık belki ama dağlar taşlar anlardı hâlimizden. Gözümüze bakan, bir şeyler sezerdi ruhumuzdan. Gözlerimiz ve içinde ruhumuz yanardı alev alev. Çakmak çakmak gözlerle bakardık kâinata. Gözlerimiz hem yanardı, hem de yakardı. Baktığı yerden yanar, baktığı yeri yakardı. Mecnun çölü kendisinde taşırdı. Mecnun’un gittiği her yer çölleşirdi içindeki alevden. Gözlerimiz her yerde daha da yanmak için bir bahane arar, bir bahane bulurdu. “Yandık sen ve ben.” derdik. Gözlerimiz O’nu görmek için kıblegâhımızı da yakardı. Sonra… Sonra O’nu göremezdik belki ama O’nun bize ihsan ettiği balığı görürdük ya hani? Hani cayır cayır gönlümüze bir damla su serpilsin diye bakmaya hasret olduğumuz o balığa… O balık dünyalar güzeli idi hani, o balık dünyanın kendisiydi. Bakmaya dayanamaz, bakmaya doyamazdık. Fısıltı fısıltı dilimiz… Dökülen dualar… Katre katre… Bir içim su, ne zamandan beri yangınları söndüremez, onları daha da alevlendirir oldu? Bir balık, bir balığı balıkların efendisine ne kadar çabuk yaklaştırabilirdi? Şehadet… Şahitlik ederdi dağlar ve taşlar. Biz de onlarla bir olurduk. Eskiler gülü koklarken şehadet getirirmiş ya hani, ölümün bize en yakın olduğu vakitti belki işte tam da o an. Kalpten gitmeye en müsait olduğumuz andı. Dursaydı kalbim, işte tam o an. Ruhumu teslim etseydim ruhlar âlemine. Derdim bu kadar yaşamak yeter. Ölüm güzel şey sonuçta. Ona kalbim nasıl dayanır ki benim? Pır pır uçan bir kelebek, özgürlüğünü ilan edip uçmak istiyor kozasına. Kanat çırpmak istiyor hayata. Bir kafese hapsedilmiş narin bir kelebek… Kalbimdir göğüs kafesine hapsedilmiş olan. Kalbimdir uçmak isteyen, kanatlarını çırpan… “Al-lah, Al-lah, Al-lah…” diye atar ya hani can kuşu kafeste; kanat çırpıyor işte. Kurtulmak istiyor bu can tenden. Ten’den ötesine, Ten’den ötesindekine âşıktır çünkü o kelebekçik. Merhamettir onu kendisine esir eden. Rahmettir onu hapseden. Mahkûmiyette Rahîmiyet vardır. Başıboş bırakmaya müsaade etmeyen bir merhamet sahibi vardır; önce kendisine, sonra o balığa bağlayan. Pişene kadar, terhis olana kadar biz de ten kışlasında eğitim görürüz o zaman balıklar ve kuşlar arasında. Bakarsınız, o balıklar kanatlanmış uçuyor; o kuşlar denizin derinliklerine dalıyor. İzle ve gör sevgili, izle ve gör… Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Sensizliğin İzleri Türün Öncüleri: Tupac Shakur Müzikli Kitap
Nerden Bulsun Bu Yabancı

Nerden Bulsun Bu Yabancı Nermin Yetkin Mart 8, 2025 Susuşlar çare getirmezse Sebepler görevini eda etmezse Nereden alayım kokusunu Şeftalinin, kayısının, portakalın Kalp O’nun için atmazsa Gözler sadece bakarsa Nereden hissedeyim O şefkati derinlerde Ayaklar O’na gitmezse Her bir tökezleme yaklaştırmazsa O’na Nasıl bulayım O’nun yolunu Ah şu fena gözyaşları Adını duyduğunda, yaşarmazsa Nasıl inanayım Aşk var diyenlere Çıkamam bu karanlıktan O buldurana kadar aydınlığı Vuslata olan saygımı Bundan beklerim sıramı Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın 12 Kızgın Adam (12 Angry Men) Sensizliğin İzleri Hasretlik Cereyanı
Raf Üzerine Düşünceler

Raf Üzerine Düşünceler Bilal Uygur Ocak 15, 2025 Karşımda duran kitap rafında, çapraz bir şekilde yerleştirilmiş küçük bir ren geyiği heykeli dikkatimi çekiyor. Tahminen bir yumruk büyüklüğünde. Heykel, kitapları ikiye ayıran bir sınır gibi ortada duruyor. Sağ yanındaki kitaplar siyah ciltli, sol yanındakiler ise beyaz. Grinin ve soğuğun hâkim olduğu bu kış gününde, avizenin sahte mumlarından gelen sıcak bir ışık, o rafa bambaşka bir ambiyans katıyor. Kitaplığın önünde oturan insanların konuşma sesleri ile arkamdan gelen konuşma sesleri birbirine karışırken kafenin çaldığı müzik, ortamı yumuşatıyor. Sıcak çikolatamdan bir yudum alırken, aklıma takılan şu: Kitaplar neden siyah ve beyaz olarak ayrılmış? Öylesine mi, yoksa bir anlamı mı var? Anlamlıysa kime göre anlamlı? İyi ve kötü, melekler ve şeytanlar, yin ve yang… Siyah ve beyaz, hep zıtlıkları temsil ediyor. Biz insanlar da bu zıtlar arasında bir taraf seçmeye meyilliyiz, sanki gri bölgede kalırsak hayatın anlamını yitirecekmişiz gibi. Ama ya o gri bölge? Belki de asıl gerçek orada saklı. Sanattı belki de tek sebebi, belki de sadece sanatsal bir düşünceydi; göze hitap etmek içindi. Bir tarafa beyazı diğer tarafa da siyahı yerleştirerek bir kontrast oluşturmak. Ancak sanat için yapmış olmak anlamı değiştirir mi? Yoksa yine de “öylesine” bir tasarım mıdır? Sorular soruları takip ediyor. En sonunda şu soruda takılıp kalıyorum: Bir şey gerçekten “öylesine” yapılabilir mi, yoksa her eylemin arkasında bir sebep ve mana mı vardır? Raf, karşımda durmaya devam ediyor. Kitaplar ve heykel orada, oldukları gibi. Ama ben, bu basit görüntünün ardında çok daha fazlasını düşünmeye devam ediyorum. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Gitmeli Damızlık Kızın Öyküsü (The Handmaid’s Tale) Yağmur’a Ağıt
Ayrıntılardaki Hayatın Anlamı

Ayrıntılardaki Hayatın Anlamı Hazel Ocak 15, 2025 Çok zeki kadınlar gördüm; öyle ki, insan bakınca kendine çeki düzen verme ihtiyacı hisseder. Hatta birine “anne” dedim. Kadın, ayrıntıdadır; işin inceliğinde… Öyle bir incelik ki, bunu yalnızca dikkatle bakanlar fark eder. Aslında, bunu görmek o kadar da zor değildir. Çünkü hangi kadın gözlerine kahverengi simli bir çizgi çeker? Hangi kadın hem överken hem de sitem ederken yüzünden anlayışlı bir tebessüm eksik eder? Hangi kadın, sulu köfte yemeğine, yenmese bile renk katsın diye kırmızı ve yeşil biber koyar? Biz kadınlar işte fark ederiz. Büyük resme değil, o resmin çizildiği tuvalin arkasındaki zımbaların sıralanışına bile bakarız. Resimdeki evleri değil, o evlerin içindeki sıcaklığı, samimiyeti hissederiz. Çünkü o evlerdir ki, içinde büyüyen çocuklara hayatın en güzel derslerini verir. İnsanlığın geçmişi de geleceği de o tablolardaki yuvalara bağlıdır. Şunu da unutmamak lazım, Tüm anneler özeldir. Çünkü her çocuk, dokuz ay boyunca annesinin içinde yaşamış, onun kalbinin atışını dinleyerek dünyaya gözlerini açmıştır. Sonra, yıllar boyunca onun ilgisine ve sevgisine muhtaç kalmıştır. Ve işte bir kadın, bunların tümünün farkındadır. Belki de bu yüzden kadına ilahi bir hediye olarak çok boyutlu düşünme yetisi verilmiştir. Küçükken bunu anlayamasam da, dönüp baktığımda, o kadınlardan birinin benim evimde yaşadığını daha iyi görüyorum. Bizim ailede bir gelenektir patatesli yumurta. O kadar patates tüketiriz ki, Osmanlı zamanında İrlanda’ya yapılan tüm patates yardımları bizim soframıza yetmezdi herhalde. Ama ben, küçükken, her ne hikmetse yumurtayı asla yemezdim. Ne var ki, ev halkının çoğunluğunun oyuyla her pazar patatesli yumurta yapılırdı. Bir pazar sabahı, artık hangi çocukça inadım tutmuşsa, annemle tartışmıştık. Annem çok otoriter bir kadındır. O sabah, “Kahvaltıda aç kalırım ama anneme de acındırmam” diye düşünüyordum. Derken önümde bir tabak belirdi. Başımı masadan kaldırdığımda, tabağımdaki patatesler, adeta beni selamlıyor gibi bakıyordu. Yumurtasız patatesler… Ben dersimi almıştım kadınların ne kadar ince düşünebildiği hakkıda, bunu da bana annem bir tabak patatesle öğretti. Annem, bana kızgın ve kırgınken bile beni düşünmüş, bir tabak hazırlamıştı. Annem, o sabah, o koca dünya tablosundaki minik evimizdeki minicik beni görmüş; bana yumurtasız patatesle de olsa sevgisini göstermişti. Artık gözyaşlarımı tutamıyordum. Annemin bu unutulmaz düşünceliliği karşısında, bir anda büyüyüp saygıyla gömleğimin düğmelerini iliklemek istedim. Ve işte o zaman anladım: Kadınların yaptığı şey sadece yemek yapmak, ev toplamak, birilerine yetişmek değildir. Kadınlar, bir tabak patateste bile sevgiyi anlatabilecek kadar büyük yüreklidir. Çünkü kadın, ayrıntılara hayatın anlamını sığdırandır. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Müzikli Kitap 12 Kızgın Adam (12 Angry Men) Yaşın On Dokuz
Yıldızlar, Kız Kulesi ve Sen

Yıldızlar, Kız Kulesi ve Sen Nemocuuk Ocak 15, 2025 Ve ah! Yıldızlar… Bir gece gözü onlara takılır insanın. Apaçık bir gökyüzünde, apaçık bir zihinle, apaçık bir zihne… Sonra “Neden?” diye sorar insan. Neden sorar, bilinmez. Neyden gelir insan, neye gider. Ney. Hu. Ama yıldızlar? Hu. Göz kırparlar billur perdeden. O billur perde ki uçsuz ve bucaksız… O perde ki… O ki… Göz kırpar her biri binlerce yıllık mazinin habercisi. Senelerce öteden gelen haber… Çık da bak! Dinle! Ne anlatır bize o ateşböcekleri? Ah o yerdeki yıldızlar, bize ne anlatır? Yerdeki yıldızlar… Bir filmde görmüştüm bunu. Çocukları anlatan bir filmde. Güzel bir filmdi. Güzel. Ve sonra ben seni gördüm semada. O asırlık habercilerin arasında, parıl parıl parlayan o gözlerin… Ay sönük kalıyordu senin yanında. Gökyüzü ahalisi, birbirlerine seni anlatıyorlardı eminim. Güneşin doğmasına gerek kalmamıştı artık. Sen, bir güneş gibi doğmuştun gönlüme. Dünya hayat bulmuştu yeniden. Samanyolunun kızlarına seni anlattım o gece durmadan, yorulmadan. Her biri seni kıskandı, simanı kıskandı. Arz ahalisini geçtin, arş ahalisinin dilindesin yıllardır. O kadar güzel anlatıyorum ki seni, o kadar güzel seni anlatıyorum ki… Gecenin soğuğu üşütmüyor artık beni. Yüreğimdeki kor, yüreğimdeki kar. Yüreğimdeki nur. Yüreğimdeki nâr. Ben, yandım. Ben yanıyorum ve ben yanmaya devam edeceğim. Başka söze ne hacet? Ah bu satırları okumanı isterdim. Ben de yıldızlara anlattım derdimi. Onlar dinler beni. Kadim dostumdur benim yıldızlar. Sen yokken vardı, sen yokken var olacak. Ama yıldızların arasındaki yerini dolduramaz ya kimse… Olsun. Sen gittiğinde, sana nispet boş kalsın tahtın. Kimseler oturmasın, kimseler oturamasın. Biliyorsun. O kadar çok şey anlatabilirim. Ama ne anlatabilirim ki sana? Yıldızlardan devam, yıldızlara devam. Hani bir fotoğrafın vardı; kız kulesinin önünde, gözlerimin içine gülen… Hani kız kulesi senin yanında çok önemsizleşmişti… Böyleleri bize haset ettiğindendir bu hale gelişimiz belki. Ya başka ne olacak? Tarihe not düşüyorum: Kız kulesini imrendirdi bir kız. Hoş kız kulesinden başkasını gözü görmez Galata’nın. Hoş senden başkasını da görmez benim gözüm. Ama anlıyorum onu, seni kıskanmamak elde mi? Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Yıldızlar, Kız Kulesi ve Sen Yağmur! Okyanus Etkisi
Bilinen Bir Kadının Mektubu

Bilinen Bir Kadının Mektubu Hazel Ocak 15, 2025 Canım yanıyor. Bazen sadece ıssız bir yerde, çimenlerin üzerine uzanıp saatlerce gökyüzünü seyretmek ya da balkon kenarında rüzgârın sessizliğini dinleyerek demlenmek istiyorum. Bugün ilk defa kendime mor laleler aldım. Orta halli bir buket… Öylesine, marketten çıkarken gözüme ilişmişti. Daha önce hiç kendime çiçek almamıştım. Oysa ne mor en sevdiğim renkti ne de lale en sevdiğim çiçek. Sanırım içimdeki boşluğu bu çiçeklerle doldurmak istedim. Belki de en son mektubumdan bu yana bir lale mevsimi geçtiği içindir. Ya da belki sadece öylesine… Bu mektubu aslında çok yakından tanıdığınız ama bir o kadar da yabancısı olduğunuz bir kadın yazıyor. Her gün görmeseniz de siması aklınızda kalmış, ancak hikâyesini asla çözemediğiniz bir kadın. Acı çeken, gülümserken bile gözlerindeki hüznü saklayamayan… Herkesin hayatında vardır bizim gibiler. Genelde dikkat çekmeyiz ama dışlanmayız da. İnsanlar yüzümüzü hatırlar ama ismimizi unuturlar. Hep düzenli, hep duygudan uzak kıyafetler giyeriz. Perdeler örteriz yüzümüze, kalbimize. Takılarla süsleriz kendimizi ama aslında hiçbir takı bize ait değildir. Söylediğimiz kelimeler, kurduğumuz cümleler bile bizim değildir. Benim için bir tek bu mektuplar ve anlatmaya çalıştığım duygularım gerçektir. Bütün gülüşlerim, gözyaşlarım, kendime bile yakıştıramadığım o yarım tebessümlerim… Sanki bir maskenin ardına saklanmış gibiyim. Eminim sizin de hayatınızda böyle birisi vardır. Belki bir komşu, belki bir akraba, belki de sizsinizdir o kişi. Çünkü biz hep aynıyız: Bilinen ama yarım kalmış kadınlar. Düşüncelerimizin ağırlığında boğulmuş, gözlerimizde o dağınık maskara izlerini taşıyan kadınlarız. Bu izler bir günün değil, yılların yükünü anlatır. Bazen düşünüyorum: Ne zaman anlayacağım sırf hissetmek için hissetmeyi? Ne zaman göstereceğim içimde biriktirdiğim sevgiyi? İşte bugün de o günlerden biri. Geriye dönme günü… Geçmişimi baştan sona gözden geçirip, lalelerin karşısında sessizce uzaklara bakma zamanı. Bu, sizin konuştuğunuz bir kadının mektubu. İçindeki boşluğun hiç dolmayacağını bilen bir kadının sesi. Şu anda düşünüyorum… Ya ben de bir lale olsam? Yapraklarım tane tane dökülse… Rüzgârla karışıp, baktığım bu mazide savrulup ben de unutulsam… Bugün aslında kendime lale almadım. Bugün kendime sevgi aldım. Sadece bunu lale zannettim. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan