Yalnızlık

Yalnızlık Ayşe Zehra Erdoğan Ağustos 15, 2024 Sen ne kadar mutlu hissetsen de kendini, Hayatın içinde, attığın her adımda yalnızsın. Durdurak bilmeksizin akıp giden zamanda, Yastığa başını koyduğun zaman, yalnızsın. Duvarlar arasında sıkışıp kaldığında, Ruhunun sesini duyduğun anda, Kıyamet durağında beklerken, Anan, baban, nerede? İşte tam o sırada, kalabalıklar içinde yalnızsın. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Gecikmeli Varış

Gecikmeli Varış Bilal Uygur Ağustos 15, 2024 Sonunda eve dönmenin verdiği bir heyecan. En son eve gitmemin üzerinden iki ay geçmiş ve yaşadığım yoğunluk sonrasında eve gidip zihnimi boşaltabileceğim düşüncesi hakim. Bu heyecanla birlikte tren garına doğru yol alıyorum. Kısa bir bekleyiş sonrasında trene atlayıp koltuğuma oturuyorum. Tren hareket ediyor ve kendimi dinlediğim müziğe bırakıyorum. Bir süre sonra tren, seyahat planında yer almayan bir durakta duruyor. Diğer yolcular gibi şaşkınlıkla koltuğumda hareketleniyorum. Tüm merakları gideren o anons geliyor: “Yaşanan fırtınadan dolayı hareket edemiyoruz, gelişmeler oldukça sizi bilgilendireceğiz.” Merak giderilmişti ama bu sefer endişe hemen akın etmişti beynimize. Ne kadar sürecek, devam edebilecek miyiz… Ha bu arada durduğumuz durak küçücük bir köyden başka bir yer değildi, yakınlarda ne bir market ne de herhangi bir yaşam belirtisi görmek mümkün değildi. Diğer yolcularla beraber “Kimsin, ne yapıyorsun?” tarzında muhabbetler başladı ister istemez. Aramızda konuştuğumuz dili bilmeyen bir kişi de vardı ve ona da neler olduğunu çeviriyorduk. Bir anda hiçbir şekilde birbirini tanımayan insanların durum gereği birbiriyle sıcak bir şekilde muhabbet etmeye başlaması ne kadar ilginçtir. Telefon ile konuşan bir yolcunun gülerek “Ne elektrik var, ne yiyecek var ne de su var, bildiğin hayat yok şu an.” ifadeleri ile herkesi güldürmeyi başarmıştı. Bu sırada tren görevlileri su ve atıştırmalık dağıttı ki o anda böyle bir değişikliğe kesinlikle ihtiyacımız vardı. Derken üç saatin sonunda gelen yeni bir anons. Cümlenin “Maalesef” ile başlamasıyla beraber hepimizin yüzlerinin düşmesi bir oldu. Yeni gelen bilgiye göre fırtına dolayısıyla güzergah üzerinde bir bölgede raylara ağaç düşmüştü ve tüm tren seferleri iptal edilmişti. Onarım süresi ise tahmini 8-10 saat kadardı. Evet, sanırım bunu duyduğumuz vakit verdiğimiz tepkileri tahmin edebiliyorsunuzdur. Herkes bir anda telefonlara sarılmış, hem yakınlarıyla durumu konuşuyor hem de diğer yolcularla alternatifleri tartışıyordu. Az önce ne kadar tenha bir yerde olduğumdan bahsetmiştim değil mi? Başka herhangi bir yolumuz yoktu, taksi çağırmak dışında tabii. Fakat gitmek istediğimiz yerin uzaklığı düşünüldüğünde ödeyeceğimiz miktar hiç mantıklı gelmiyordu. Bu sırada yeni bir anons daha. Alternatif bir fikir ortaya atılmıştı. Geldiğimiz yere doğru dönerek, şu anki güzergahın etrafından dolaşacaktık. Hiç olmazsa yolumuza devam edebileceğimizi öğrenmiş olmak içimize su serpmişti. Yola çıkabilmemiz ise bir iki saatimizi daha almıştı. Fakat hareket ettiğimiz anda herkese tekrar bir rahatlık ve sakinlik çöktü, en nihayetinde geç de olsa yolculuk devam etti. Dört saat sonunda evde olacağımı düşündüğüm bu yolculuk bir anda 10 saat süren bir maceraya dönüşmüştü. İnsanların zor durumda kaldığında birbirine verdiği destek, zor durumda olunsa dahi sürekli bir çözüm arayışında olmak ve o durumda bile birilerinin herkesi güldürmeyi başarması bu hikayenin tatlı tarafını oluşturdu. Eve vardığımda nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum bile. Emin olduğum tek şey ise, uyumadan önce bizlerle sürekli iletişim halinde olan tren görevlilerinin yola çıkabildiğimiz anda “Bizler kahraman değiliz, asıl kahramanlar sizlersiniz.” ifadelerinin kafamda sürekli tekrar etmesiydi. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Sensizliğin İzleri

Sensizliğin İzleri Nermin Yetkin Temmuz 15, 2024 Ağır geliyor bana sen olmak bile.Burası eski değil, yeni olamayacak kadar da taze.Soluduğu hava, ağır gelir mi insana?Düştüğümde sığınacağım liman nerede, ha söyle bana! Madem yanılacaktı insanoğlu hep,Ne diye çıktı içinden koca gül bahçesi?Ben mi şaşırdım yolumun uzunluğuna?Yoktu ki yanımda beni benden alan bir yar, bir ana… Konuşmak yetmedi be baba!Taşıdım içimde eski mapusluğumu;Tekrara sarmanın verdiği delirmenin kıyısı;Sandım ki bu şehir sarar beni.Saracak çok şey varmış bu dumana… Gayemin güzelliğini idrak edemeden sordum bahçıvana,“Gözyaşımdaki saklı nedir?”Acıyı tatlı eden dudaklarıma,Aldı beni, olamadan renklerin en güzeli.Meğer yanımdakilermiş beni cevher eden deli!Kıpır kıpır edermiş kapı aralığındaki güzel bahaneler. Beni derbeder eder seni bulamadan,Göçüp gitmek, sandaldan gelen tıkırtılardan.Selam söyleyin kokusu kalmış yollardan!Hoş ki olduran ben değilmişim, gönlümde bir yer edinmişsin,Öyle söyledi yansıyışımdaki sensizliğin izleri. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Portakal Kokulu Bahar

Portakal Kokulu Bahar Fatma Sena Bark Temmuz 15, 2024 Tebrik ederim, teşrif edebilmişsin beni yarım bıraktığın yaraya. Ne oldu, böyle bir giriş beklemiyor muydun? Neden? Ben hep naif oldum ve alttan aldım diye mi? Yok, kartlar yeniden dağıtıldı. Bana bir de açtığın yaranın penceresinden bak, cesaretin varsa, yüreğinde yiğitlik, gözlerinde mertlik kaldıysa. Ben değiştim. Biliyorum pek ihtiyacım yok bunu söylemeye, sen daha girişten anladın. Çünkü sana özlemimi doldurup gözyaşlarımda suladığım mektuplar gibi değil bu elinde tuttuğun kağıt. Gözünden kaçmaz, tabi sen hala eski senden izler taşıyorsan. Mesela kelimelerim bile daha dik yazılıyor artık. İçlerinde sana olan sevda solunca ve hayranlık çıkınca aradan, böyle diktiler sırtlarını. Görebiliyor musun, her harfin ilk kağıtla buluştuğu o nokta daha ıslak artık. Ama bu seferki hasret gözyaşlarından değil. Elimin geçen zamanın hesabını sorar gibi kağıda daha sert yazmasından. Her harfte var biraz o hiddet, kırılmıyor inadı. İlk başlarda denedim. Çünkü senin için ne kadar kolaysa da, ben senin sevdanla yeşerttiğim bu gönlümün bahçesine hürmeten denedim korumayı. Öyle tek kalemlik değil işte her şey. Üstünü çizip de atlayamıyorsun, tutuklu kalıyorsun, bazen bir kelimede bazen ise bir hecede. Ne o, tuhaf mı geldi bu dik duruş? Aklın kalmasın, ilk başlarda biraz iğreti durmuştu ama hakkını yiyemem, sen çok yardımcı oldun. Senin bana susmaların, göz çevirmelerin sayesinde ince ince işledim her potluğu. Artık tam üstüme göre. Taşırım yani bunu dik başım ve ileri bakan gözlerimle. Sen sakın ola sevdandan incinme. Böyle dünyası dönüyor, içi dışına çıkıyor adeta insanın. Kaçırma gözlerini, bak bana, ben canlı örneğiyim bu durumun. Ben yine de yalan söylemeyeceğim sana. Sen de yara al diye kelimelerimi silah yapmayacağım. En çok beni yaralıyor. Benim canım artık biraz da sen. O yüzden sen de kana diye canımı kırmayacağım. Çünkü merhem diye sensizliği sardığım hiçbir yaram kabuk tutmadı. Ne o yüzündeki afallamış bakış? Gerçekten inanmış mıydın? Sen beni birkaç kelimenle öldürüp sensizlikle süründürürken benim buna yeltenmemiş olmam, çok mu küçük düşürücü? Merak etme, sadece bununla sınırlı değil izlerin. Ben mesela eskisi gibi gülemiyorum, gözlerim ışığını kaybetti. Tebessümüm ise içten değil, bir başka duruyor yüzümde. Ben hazan mevsiminin mesken tuttuğu bir kar küresinde sıkışıp kaldım. Giderken cemrelerimi de aldın. Ne soluduğu havaya, ne içtiğim suya, ne de bana can olan toprağa düşmüyorlar yokluğunda. Baharım gelmiyor sensiz. Sen bilmezsin, bilsen senle konuşurken titreyen sesimden bilirdin zaten hayatımın nasıl ilmek ilmek sana bağlandığını. Kesmeye kıyamazdın o el oyası misali örülmüş işlemeleri. Sahi sen ne zaman böyle güçsüz kaldın? Yoksa çok mu iyi öğrettim rol yapmayı da ruhum mu duymadı? Şapka çıkartıyorum sana, iyi öğrenciymişsin vesselam. Değişmediğim yerler de var. İçimdeki sen, emanetine öyle sahip çıkıyor ki aşamıyorum, kendime ulaşamıyor, bir yabancı olarak kalıyorum adeta. Neyse boşverelim artık değişen beni ve bende değişmeyen seni. Bendeki zaten saman alevi işte, sana söyleniyor sana sönüyorum. Tüm sitemlerime rağmen söylemek istediklerim var. Ben sende ümitsizlik görmüyorum. Küçükken uçan balonun kaymış ellerinden ve o sık sık ziyaret ettiğin ağacın dalları arasında sıkışıp kalmış. Çok uğraşmışsın, çabalamışsın ama boyun yetmemiş balondan sarkan ipi tutmaya. Şimdilerde ise azıcık uzansan değeceksin ipe, sıkıca kavrayıp bir daha bırakmayacaksın. Ama sen bakmayı adet edinmişsin, uzanmak içinden gelmiyor resmen. Dene lütfen. Benim hatırım için. Bendeki sen kadar değerim var mı ya da kaldı mı benden bir iz bilmiyorum. İçinde benden ne kaldıysa hepsinin hatırı için dene. Göreceksin, o balon, sandığın kadar ulaşılmaz bir noktada değil. Bir uzansan o balona, sana uzattığım eli tutmak daha kolay olacak inan bana. Ben hep buradayım ama bakmazsan, göremezsin. Hadi kaldır başını. Sonra da tut elimi. Yüreğimin hasret kaldığı cemreleri düşürelim. İçime baharı getirelim. Ümit bahçelerimiz yeşersin. Görüyorsun ya sensiz gelmiyor işte. Geç değil, kalkmadı o tren, kaybolmadı gözlerinin önünden. Ben gerçekten anlamıyorum. Ben senden vazgeçmemişken sen nasıl kendinden geçiyorsun. Gerçi bu şimdinin mevzusu değil. Baharımız gelsin, açsın çiçeklerimiz ve yeşersin ümitlerimiz, bunları senin ağacın altında oturur uzun uzun konuşuruz. Sakinliğin sesini dinler, huzuru yudumlarız o dumanı tüten sevda bardaklarımızdan. Geç olmadan işe koyulalım. Hem senin ağacına kuru dallar değil, portakal çiçeklerinin zarafeti daha çok yakışıyor. Gel yolumuza çıkanlara inat biz baharı yaşatalım. Çünkü sen de en az benim kadar iyi biliyorsun ki, değer. Denemeye, uğraşmaya ve bu uğurda çabalamaya değer. O zaman haydi, biraz sen, biraz ümit, biraz da portakal koksun bu bahar. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Kendi En Çoğun

Kendi En Çoğun Fatma Sena Bark Haziran 15, 2024 Sana sevmek nedir bilir misin diye sormayacağım. Haddim değil çünkü bilirim. Herkes kendine göre, kendi en çoğuyla sever karşısındakini. Sana seni anlatamam belki, kendini benim gözlerimden görmeden inanmazsın çünkü anlattıklarıma. Ama seni kendi en çoğumla nasıl sevdiğimi anlatabilirim. Sıcak bir yaz gününde, kendini denizin serin sularına bırakma hissini bilir misin mesela? Hani daha ilk adımda kavurur ayaklarını kızgın kumlar. Zıplamayı bile düşünürsün bazı anlar, yanmalara derman olacakmış gibi havadaki o birkaç saniye. Acı acı yanar ayak tabanların ama durdurmaz bu seni. Sonrasında ayağını ilk suya değdirdiğinde gelen o tatlı ürperti… Bir titreme gelir ya hani, bir gülüş dökülür dudaklarından hatta gölgesi gözlerine ulaşır. Biraz da kısılır heyecandan. Minik bir adım atarsın ileri, denizin dalgası o adımına karşılık biraz daha yaklaşır sana, ayak bileğine gelir. Tabanını az önce yakan kumlar, şimdi seni gıdıklarken ritmik dalgalarıyla davet eder daha da mavisine. Sakin ve ürkek adımlarla ilerlersin, ama içinde hep bir geri gitme dürtüsü… Bu bilinmezliktir ilerleyişini heyecanlı kılan. Beline kadar gelince suyun hizası, bir anlık delilikle bırakıverirsin kendini. Kaldırırsın ayağını ve birden yükselir su; göğsüne, yüzüne ve en son da saç köklerine değer, sarmalar seni. Deniz kucaklar ya hani seni, işte öyle bir his benimkisi belki de. Ya da küçük bir kız çocuğunun uçan balonlar için heyecandan nasıl zıpladığını bilir misin? Sahilde hafif serin bir bahar akşamı ailesiyle gezerken etrafta koşuşturan o minik kız çocuğu… Yanakları hafif tombul ve esen rüzgardan dolayı pembeleşmiş… İki yana ayrılmış saçları, etrafta zıplayıp durduğu günün eğlenceli izlerini taşıyarak biraz dağılmış. Kendine oyunlar üretir tüm akşam boyu ve oyunun eğlencesine kapıldığı anlar, verdiği tepkileriyle tebessüm ettirir etrafındakileri… Tam o esnada, uzakta bir yerde uçan balonları görünce, önce hareketleri yavaşlar, sonra da büyüyen masum gözlerle bakakalır balonlara. Koşup babasının koşup işaret parmağını tuttuğu gibi götürmeye çalışır büyük bir gayretle. Baloncunun azıcık hareket ettiğini fark etse, minicik eliyle tuttuğu o işaret parmağını daha büyük bir kuvvetle çekmeye çalışır. Yüzüne endişenin gölgesi yerleşir hafiften. Biraz çekiştirmeli bir yolculuğun sonunda balonlara ulaşınca, sırasını beklerken kendini tutamaz da kıkır kıkır güler. Hafif açık bir ağızla her renge dikkatle bakar, sanki hayatinin en önemli kararını verir gibi. Sonunda o balon alınıp da bileğine bağlandığında hissettiği her duygu ayna gibi yüzünden okunur ya hani. Şahit oldun mu hiç o gözlerin ışıltısına? İşte öyle bir his benimkisi belki de. Yanlış anlama lütfen. Sevgi yarıştırmıyorum seninle, hatta kimseyle. O böyle bir şey değil çünkü. Sadece bil istiyorum. Hani hep dönüyorsun ya bana sırtını, düğümlüyorsun ya kelimelerimi boğazıma, bunu yapma diye ricada bulunmak istiyorum sadece. Beni benim gibi sev diye bir derdim yok, sevemezsin de zaten. Sen hiç Mecnun’un Mecnun kadar, Ferhat’ın Ferhat kadar, Kerem’in Kerem kadar sevildiğini duydun mu? Birinin Leyla, Şirin, Aslı olması lazım. Hem konu yalnızca o da değil. Konu kimin kimi ne kadar nasıl sevdiği değil. Hiç olmadı belki de. Ben zamanla seni sevmeyi de sevdim. Konu sevginin kendisi. Hani üzerine efsaneler yazılan, kalpleri çarpıtan o sevgi. Layık olunmaya çabalanan o sevgi. Eğer olmuyorsa bırakmam gerektiğini anlamam gereken o noktadayız. Sırtını dönme, konuşalım. Ben gerekirse senden ayrılmayı da sevmeyi öğrenirim zamanla. Kaçma ama, konuşalım. Yormayalım. Sevgi yorulmamalı, yıpratılmamalı. Hiç kimse için değilse de bunu sevginin hatırı için yapmayalım. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Şafak Yağmuru

Şafak Yağmuru Betül Tosun Haziran 15, 2024 Kimse bulamıyor sen olmayınca baharı Umutla bekliyorlar her yıl lalezarı Gece ölünce renklerin, bir şafağı fısıldıyor Sen şakrak çalıyor, gökyüzü yağmurları Yeryüzüne çehrenin huzu yansıyor Zira herkes seninle görüyor Gülizar’ı Ebemkuşağı büyülü besteni melodiyle döküyor Bütün alem seninle buluyor aslında Nevbahar’ı Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Humboldt ve Eğitim İdeali

Humboldt ve Eğitim İdeali Bilal Uygur Nisan 15, 2024 Eğitim dediğimiz zaman aklımızda canlanan en basitinden, okuldur. ‘Eğitim hayatı’, ‘eğitim geçmişi’ gibi ifadeler kullanarak katettiğimiz dereceyi belirtiriz. Aslında bu kadar basit değildir. Her okula giden insan için eğitimli diyemeyeceğimiz gibi sadece okul hayatına bakarak eğitimsiz bir insan diyemeyiz. Berlin’de bulunan Humboldt Üniversitesi’nin kurucularından olan Prusyalı Wilhelm von Humboldt bir devlet adamı, dilbilimci ve filozoftur. Günümüz eğitim sisteminin temelinin atılmasında etkisinin büyük olduğunu söyleyebileceğimiz eğitim teorisi ile bilinen Humboldt, aynı zamanda 1809-1810 yıllarında Prusya İçişleri Bakanlığı’nda Kültür ve Eğitim departmanı başkanlığı görevini üstlenir. Eğitim teorisinde en çok dikkat çeken noktalardan birisi, eğitim ve araştırmanın bir arada yürütülmesi gerektiğidir, ki bu sistem günümüz üniversitelerinin uygulamış olduğu sistemdir. Humboldt için eğitimin amacı basit gözükse de aslında oldukça zordur: insanın kendisini bulmasını sağlamaktır. Yani, insanın insan olma yolculuğunda amacına ulaştıran bir araçtır. Humboldt’un eğitim anlayışında asıl hedef insanın mesleki eğitiminden ziyade bireylerin karakter gelişimidir. Kişi kendi yeteneklerini özgür bir şekilde geliştirip bu yolda gerekli eğitimleri aldığı takdirde topluma yararlı bireyler haline gelecekleri fikrini savunur. Bu yolda eğitim verilirken, önem verilmesi gereken bir diğer nokta da bireyin ahlaki eğitimidir. İnsan nefsi, hep daha fazlasını ister ve bu yolda gözünü karartabilir. Bu durum, kişinin kendisine ve etrafındakilere zarar vermesiyle sonuçlanabilir. Ve bu Humboldt’un ahlaki eğitim sürecinde engellenmesi gereken bir durumdur. Önerdiği önlem ise insanın içindeki güçlerin geliştirilmesi aşamasında orantılı bir büyüme gerçekleştirilmesinin sağlanmasıdır. Bu noktada etik ve ahlaki değerlerin öğretilmesi ve kişiye aktarılması gerekmektedir. Yani olgunluk dediğimiz seviyeye gelmesi için gidilen yol, insan için eğitim sürecinin ta kendisidir. Humboldt için, dil eğitimi önemli bir yere sahiptir. Eğitim teorisinde, diller aracılığıyla kişinin dış dünya ile alışveriş yapabilmesi sayesinde dil eğitimine özellikle vurgu yapmaktadır. Dilin kullanımı ile kişi etrafı ile iletişim haline girer ve dilin kullanımı ne kadar iyi olursa iletişim o kadar kolaylaşır. Hatta bu yolla beraber farklı çevrelere ulaşılabilir, farklı mesajlar verilebilir. Bu yüzden ana dilin öğrenilmesinin yanında yabancı dillerin öğrenilmesi Humboldt tarafından özellikle vurgulanmıştır. Her dilin kendine ait karakteristik özellikleri bulunur. Farklı kelimeler, farklı ifadeler ve o bölgenin kültürüne ait özellikler taşır. Bu sebeple yeni bir dil öğrenilmesi yeni bir kültüre, yeni insanlara kapı açar. Aynı zamanda yeni bir dünya görüşü anlamına gelir. İnsan, sürekli içinde bulunduğu ortam ve çevre dışında farklı bir dilde ve yeni şeyler düşünmeye başlar. Bu sayede görüş açısı genişler ve dünyaya başka bir açıdan bakmayı öğrenir. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Train Dreams The Pianist Sanat Nedir?
Özlemim Ta Derinlerden

Özlemim Ta Derinlerden Nermin Yetkin Nisan 15, 2024 Özlemim ta derinlerden, etkiler olur olmadık yerden. Gözlerimin pınarı yaşarır şimdi, anda kalır o sıcaklıklar da… Suyun kıyıya vurması gibi, çare bulamaz buluşurum ben de sessizliklerle. Yaramın derinliği değildir beni ağlatan, izin kalması an meselesidir de ondan… Uyanamam gördüğüm rüyalardan, hoş gerçeklik çalar kapımı her an. Şimdi ellerimde çiçekler, gözlerim ufka kadar, belki ayaklarım geriye gidiyor ama… Şaşırıyorum yaptığım hesaplara, iflah olmaz bir kırlangıcım şaşarım yollarda. Uçuyorum en tepeye, arkama bakmadan, dönmesi zor olsun diye. Hiçe saydığım ne vardı? Geride kalan kalpler mi beni aldı? Sorarım şimdi biz mi yandık? Yoksa yakan mı aldandı? Ruhum hep senin yanındaydı, sadece ufka bak, sevdiğim biri öyle yapardı. Ben o geçtiğin yollardayım, her bir yağmur tanesi şahittir ki. Ondan yağar her gün en derinime, en delimize; kaçamaz istese de. Sesler hiç kesilmesin yoksa alır başımı giderim. Yüreğim taze ekmek kokusunda huzur bulsa başka ne isterim? Sanarım sessizlik uyutur beni, kazar en dibine bu kuyuyu. Ama söylenenler susturur bu martıların sesini. Çünkü bilirler ki bu ses özgürlüğün ta kendisi. Ne yazacak şeyim kaldı, ne de tüketecek ümitlerim. Söyle şimdi neyleyim? Kimlere gideyim? Bu dertli başımı seveyim. Bilmem ben kendimi, beni bilen anlatsın şu ıssız halimi. Söz, yazacağım kelimelerin en sıcak tenlisini. Simdi ayva çiçek açmış da, bana yazı getirecek seni gerek seni! Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Sarı Sayfa

Sarı Sayfa Miranda Mart 15, 2024 Zaman sanki, beni kollarına almış ninni söylüyordu. Battaniyeler arasında sallanan bedenim sıcaklığa alıştı gittikçe, sonra ağlamayı kestim, kendimi hayatın ellerine teslim ettim. Otobüse her bindiğimde, oh be diyorum, hâla Türkiye’deki günlerimi hatırlatan bir şeyler yapıyorum, uzunca bekliyorum bir otobüsü mesela, belki gelmez diye korkuyorum, duraklarının adını bilmedigim yerlerden geçiyorum, kırmızı harfler akıp gidiyor şerit şerit, sanki hayat bana alt yazı geçiyor. Kartpostallarda adresi yazdığımız yer vardır ya hani, onun gibi işte. Gözlerim yaşarıyor sonra, gözlerim yas arıyor. Onlar bile kalbim gibi sımsıcak, sevgi kokan bir şeyler arıyor. Ne gibi şeyler, ben bile bilmiyorum. Papatyalar vardı eski yazlarda, sarısı bir ayrı kokardı. Sevgiyle koparırdık onları topraklarından, sonra sevgiyle yapraklarını yolardık, onlar kadar beyaz değildik ya, kıskanırdık. Sonra makyajımı çıkarmaya üşeniyorum, oturup ağlıyorum ben de, siyah gözyaşlarım kirpiklerimi karartıyor. Bayramlardan bir bayramdı. Ben annemle babamın bayramını en son kutladım. Bayramlardan bir bayramdı, beni kardeşim uyandırmadı sabahın beşinde. Bayramlardan bir bayramdı ve ben yalnızdım. Ama zor geliyor yaşamak, zor olmasa bile nefes almak. İşte öyle günler, otobüs yavaş yavaş giderken gideceğim yere, yetişmek için acele bile etmezken şoför, ben de durgunlaşıyorum, camdan dışarı bakıyorum. Arabam olsa kendim sürerdim diye aklımdan bile geçmiyor, bir şeyi de ben yapmayayım, bir şey de eskisi gibi kalsın. Arka koltukta kemerini takan o babasının kızı olayım. Olmaz mı? Şimdi evleri ülkeminkine benzemeyen sokaklardan birinde, bisikletli bir çocuk bana İstanbula son gidişimi hatırlatıyor. Arabadaydım, trafik vardı, sahile beş adım ötedeki bir yolda, martıların uçtuğu esintilerin, arada bir açık olan arabanın camından benim saçlarıma uğradığı bir kaldırıma yakındık. Bisikletiyle bir çocuk geçti yanımdan, gülümsedi sonra el salladı. O zaman, işte tam da o zaman karar vermiştim İstanbulla ilgili bir şeyler yazmaya, sonra kaldı, yazmadım. Keşke yazsaydım ama, nasıl hissettiğimi hatırlamayı öyle çok isterdim ki. Anılarını harflere kazıyarak yaşayan bir kız olmak istemezdim oysa. Anılar zihnimden silinerek buğulu bir hal alırken, harflerden başka saklanacak yerleri yok ama onların. Ve şimdi dönme dolap misali, hayatımın kendini tekrar edişini izliyorum yalnızca. İstanbulun denize bakan tarafında vapurların sesi inleyerek gökyüzüne karışırken, batan güneş dökülmüş beton apartmanların pencerelerinden göz kırparken bana, içimden geçen özlem hissini anlatamazdım ama kelimelerle. Siz gelecekteki bir özlemi, şimdiye yamayarak tatmanın o acı ve hazin tınısını bildiniz mi? İçimdekileri dökmediğimde boğulduğumu fark ettim. Sonra bazı bazı içime bir hüzün çökerdi. Hayatın kokusu burnuma farklı gelirdi. Cem Karaca anlardı beni o zamanlarda, martılı bir vapur sesi gelirdi şarkısının ardından, çınarlı ve kubbeli mavi bir limandan söz ederdi, dinlerdim. Bir insan çok yorgun olduğunu işte ancak bu kadar güzel anlatabilirdi. Fakat beni bekleme diyeceğiniz biri bile yoksa eğer karşınızda, işte o zamanları şarkılar bile acı veriyor insana. Acizliğimiz nedense gözlerimi yaşartıyor. Biz: insanoğlu, hiçbir şeye tam olarak istesek de yetemeyiz. Ne denli eksik olduğumuzu fark ettiğiniz o küçük anlarda, yerini bilmenin vermiş olduğu o çöküşü yaşıyorum sessizce ama çok sessizce. Bu üzülüşlerim, çaresizliğimin de vermiş olduğu yıkılışlara dönüşmeden önce tutunacak bir şeyler arıyorum. Tutunacak yalnızca bir şey var! Sonra ellerimi açarak haykırmak istiyorum ama kelimeler imdadıma yetişmiyor, “Sen benim ne istediğimi biliyorsun.” demek çok kolaya kaçmak olmaz mı? Yoksa nihayetinde bir anne de eninde sonunda bebeğinin acıkacağını ve onu emzirmesi gerektiğini bilir. Ama bebeğin haykırışlarla karışık ağlaması annenin onun içindekileri daha iyi hissetmesine sebebiyet vermez mi? Küçüklüğünü hatırlıyor insan yalnız kaldığında. Anılar dediğiniz şeylerin, unutulmuş bir şarkıdan farkı yok aslında. Doksanlardan kalmış bir şarkı çalar radyoda, yağmurludur hava, bir tiyatro çıkışıdır mesela. Arabaya doluşmuş, yolun kırmızılı akıcılığında dekoru, senaryoyu yahut oyuncuları tartışıyorsunuzdur. Fark ediyorsunuzdur sonra, oyunun on beş dakikasının evde yapacaklarınızı düşünmekten hiçbir kelimesini duymadığınızı. Öyle zamanların birinde, ve tiyatro dönüşünde, radyo size tüm yağmurlu günleri bir şarkıya sıkıştırmışçasına bestelenmiş eski bir şarkı çalar, bildiğiniz. Hatırlarsınız o zaman, bu şarkıyı severken ve dinlerken olduğunuz hali, yeri, zamanı. Tekrar dinlerim sanırsınız ama radyoda veya bir deniz kenarı balıkçısında çalmadıkları sürece ismi ya da sözleri hatrınıza bile gelmez. İnsan ya, sevdiğini bile unutur. Ve biz, insanlar, yine sevilmekle sonsuzluğa ereceğimizi düşünüyoruz. Hayatın sonlu yolunda hüsranla iç çekiyoruz sonra. Allahım diyorum, yardım et bana, ağlayabileyim artık, senin için, ağlayabileyim saatlerce. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Teşekkürler, Hepsi İçin

Teşekkürler, Hepsi İçin Fatma Sena Bark Mart 15, 2024 Ne çocuk ne de park çağında bir insan, yaklaştı parka usulca. Sanki yürüyor ama gittiği yönü bilmiyor gibiydi adımları. Sarsak ve tekdüze. Önündeki kaldırım taşlarının rengi değişince kaldırdı kafasını, kaşlarındaki ufak seğirme kanıtlıyordu tahminimi. Şaşkındı. Hatta buraya nasıl geldiğini sorguluyor gibiydi. Gözlerinden yakalayamadığım bir duygu geçti. O duygu her neyse bu sefer bilinçli bir şekilde salıncağa gitmesini sağladı. Dudağının sağ tarafı seğirdi. Aklından geçenleri küçümsüyor muydu yoksa inanamıyor muydu belli olmuyordu. Sessizce oturup sol bacağıyla kendini ittirerek ufak bir hız kazandırdı kendine. Çok değil, iki salınımda bir durmaya yaklaşıyor, bu hareketi sürekli tekrar etmesi gerekiyordu. Dalgındı bugün, bu akşamki havaya yakışan bir duruşu vardı. İçini kemiren neyse, kara bulutlar çökertiyordu yüreğine ama gıkı çıkmıyordu. Öylece sallanıyordu bir çocuk parkında. Hayat debdebesi bu sefer ne getirmişti tabağına, ne kadar büyük bir lokmaydı bilinmez, ama sınırlarında gezindiği belliydi. Hava mı önce bozup fırtına çıkaracak yoksa kendisinin mi dayanma gücü kalmayacak merak uyandırıyordu uzaktan bakıp izleyene. Minik adım sesleri böldü sessizliği. Usulca yaklaşıyordu salıncaklara doğru. Minik, sakin ve de çekingen. Küçük bir delikanlı geldi yanına doğru. Öylece baktı suratına. Sanki söyleyecekleri vardı ama küçük bir cesaretlendirmeye ihtiyaç duyuyordu. Kafasını kaldırınca gözleriyle konuşan bir çocuk görmek şaşırttı onu. Beklemiyordu ve bugün beklemediği daha kaç olay onu şaşırtacaktı kim bilir. Çocuğun cesaretlendirilmeye ihtiyacını o da gördü. Konuşacak mecali yok gibiydi, henüz durulmamıştı kendi kaosu. Hayırdır anlamında göz kırpıp hafifçe kafasını salladı sağa sola. Bu, küçük delikanlı için yeterliydi. Derin bir nefes aldı ufak ufak titreyen dudaklarının arasından. Kafasını yukarı kaldırıp ha yağdı ha yağacak bulutlarla kaplı gök yüzüne baktı. Utanmış mıydı? Çok geçmeden ince ve kırılgan bir ses yayıldı çocuk parkında. “Gökyüzü de ağlar mı?” Normal zamanda olsa buna vereceği cevapla, şu an içinde bulunduğu andan dolayı vereceği cevap epey farklıydı. İnsan gerçekten de şaşılacak bir varlıktı. Aynı olaya farklı duygularla bakınca nasıl da farklı yorumluyordu. Hayretti doğrusu. Çocuğun sesi havada asılı kaldı bir müddet. Kendisi uzun zamandır konuşmadığından mı yoksa ağzını açarsa çıkacakları kestiremediğinden mi olabildiğine susuyordu, orasını bence kendisi de bilmiyordu. Çocuk kendisine gereken cesareti aldığından kolaylıkla devam etti bu sefer. “Ben normalde ağlarım ama tek ağlayınca çok yalnız hissediyorum, artık eşlik edenim de yok benim. Gökyüzü bana eşlik eder mi sizce?” Onun buna verebileceği bir cevabı yoktu. Kendi içindeki mahkeme bitmemişti henüz. Kendi fırtınası kopmamışken, bu küçük çocuğa verecek cevabı da, cevabının arkasında duracak yüreği de yoktu an itibariyle. Bu küçük gerçekten en yanlış insana denk gelmiş olabilirdi. Yazıktı gerçekten. Çocuğun sorusuyla, eğdiği kafasını kaldırdı bir süre sonra. Bir cevap vermeliydi artık. Muhattabı bir cevap beklerdi. O tam ağzını açmıştı ki gök gürledi ve yağmur yağmaya başladı. İroni miydi bu? Kendisinin vereceği her cevabı sollamıştı bu olay. Gökyüzü de ağlarmış demek gibiydi bu. Bir çocuk isteyince, en içten ricalar kabul olurmuş demek gibiydi. İkisi de yağan o yağmurda ıslandı bir süre. Hiç şikayetleri de yoktu. Biraz sonra içine ilk doğan şeyi yaptı. Fıtri olanı, aklına yatmasını beklemeden içinden geldiği gibi hareket etti. Ayağa kalktı, yolda yürürken gözüne takılan ve sebebini kestiremediği bir dürtü ile cebine attığı taşı çıkarttı. Gözleri, taşın üzerine sonradan çizildiği belli olan gülen yüzde gezindi birkaç saniye, sonra elini çocuğa uzattı. Küçük delikanlı önce avucunda duran taşa, sonra taşı tutan elin sahibine baktı. Gözlerini bile kırpmadan ta en içine. Çocuk zaten bir açıklamaya gerek olmadan gözleriyle konuşuyordu geldiğinden beri. Kör olmak falan gerekirdi onu anlamamak için. Kendisi sebeplerle ilgilenmiyordu. Belki bu taş, çocuğa bu anı ve ağlamanın normal olduğunu hatırlatacaktı. Belki artık yanında kimse yoksa, ağlamak istediğinde gökyüzünün ona eşlik edeceğini anımsatacaktı. Belki de artık yanında olmadığını düşündüğü bu taştı, belki bu taş başından beri bu küçüğe aitti. Havanın bozacağını bilmesine rağmen onu sokağa çıkartıp parka getiren de buydu belki. Ama yüzünden okunduğu üzere pek ilgilenmiyordu ne sebebiyle ne de tahminlerin çokluğuyla. Buradalar işte, yağan yağmurun altında bu akşam bu parktaydılar. Çocuk taşı alıp kafasını aşağı yukarı sallayarak vedalaştı bu yabancıyla. Arkasını döndü ve o ufak adımlarıyla geldiği gibi gidiyordu. Çocuğun gidişine baktı bir süre, sonrasında da gökyüzüne. Acaba çocuğun sorusunu mu düşünüyor diye merak ettim. Sanki o da talep ediyordu gökyüzünün kendisine eşlik etmesini. Eşlik etse bırakır mıydı kendini? Ona bakınca aklımdan şu mısralar geçiyordu istemsiz ‘Baka kalırım giden geminin ardından; Atamam kendimi denize, dünya güzel; Serde erkeklik var, ağlayamam.’ Onu tutan, ağlatmayan gurur muydu bilmiyorum ama şu an bıraksa bırakır gibi duruyordu. Öyle bir dolmuşluk hissediyordum kendisinden. Ama görebiliyordum, tutacaktı kendini. Yine, her zamanki gibi. Uzaklaşan adım seslerine tezat koşuşturan bir adım sesi duyuldu. Sanki kovalayanı varmış gibi yağmura aldırmadan koşuyordu minik adımlar. Birkaç adım sendeletecek bir hızla geri gelmişti giden minik ayaklar. Gözlerini bacaklarına çevirdiğinde küçük delikanlıyı gördü. Geri gelmişti koşarak. Önce sıkı sıkı sarıldı bacağına. Sonra kafasını kaldırdı ve fısıldayarak şöyle dedi. “Hepsi için teşekkürler”. Nelere teşekkür ediyordu bu küçük? Bu gece yaşadıklarının hangileri o ‘hepsi’nin içine giriyordu? Bakış açısı enterasan bir güçtü. Küçük bir taş, dertli olduğu belli olan bir delikanlıyı bir yabancıya sarılmaya yetecek mutluluk yayabiliyor, hüzünlü çehresine bir tebessüm kondurabiliyordu. Çocuğun bakışlarında ne gördü, neyi hatırlattı ona, içindeki fırtınaya ne gibi bir etkide bulundu her zaman bir soru işareti olarak kalacak. Çünkü o ağzını açıp tek kelime etmedi bu yaşananların hiçbir anında. Sadece yağmurlu bir akşamda, bir çocuk parkında bakış açısı değiştiren bir anıları vardı artık. Kolaylıkla unutulmayacak duygular fitilleyen bir anı. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan