Derdi Zamanla

Derdi Zamanla Fatma Sena Bark Eylül 15, 2024 Hepimizin derdi zamanla;Hani o asla durmayan ve asla geri gelmeyen,Yerine göre eğilip bükülebilen,Hatta görecelendirilebilen belki amaKatiyen kimselere yetmeyen o zamanla… Ömrümün derdi zamanla;Az ye, az iç ve de az uyu,Yine de fayda etmeyen,Bana mısın demeyen,Damağına bir parmak bal değdiripGerisini kendisiyle götüren o zamanla… Ruhumun derdi zamanla;Hani o tatlı kalp çarpıntısını,O daimi mütebessim bakışları,Gözlere işlenen sevgi hüzmeleriniAnılaştıran o zamanla… Gönlümün derdi zamanla;Bir eyaleti, bir mekanı,Bir evi, bir ormanı,Bir yemeği, bir çadırı,Bir fotoğraf karesini,Aynı yerlerde dolaşmayıHüzne bulayan o zamanla… Benim derdim zamanla;Hani o en leziz anlarda,Dursun istediğin insanlarla,Sonsuz olsun dediğin anıdaSu gibi akıp giden o zamanla… Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Çayın Muhabbeti

Çayın Muhabbeti Bilal Uygur Eylül 15, 2024 Ne güzel şey bu çay. Durduk yere aklınıza gelir, der ki beni şöyle güzelce bir demle de hasbihal edelim birbirimizle. Diyeceksiniz ki şimdi çay ile hasbihal mi olur? Çay, ince belli bardağa doldurulduğu anda kendine has rengiyle ilk önce bir göz teması kurar, selamlar sizleri. Sonra sıcaklığıyla beraber buharını gönderir, halinizi hatırınızı sorar. İşte o an, o güzel muhabbet başlar. Günün verdiği yorgunluğu, dertleri anlatmaya başlarsınız ister istemez. O da karşılıksız bırakmaz sizi. İlk yudumunuzla beraber sıcaklığını hissettirir hemen size. Elini uzatıp size yardım etmek istediğini anlatır. Sonra bir bakmışsınız ki tüm yorgunluğunuzu almış, kafanızdaki dumanları dağıtmış bir anda. Farkında bile olmadan o denli hasbihal etmişsiniz ki, ne dert kalmış, ne tasa. Sadece dertleşmek için mi çay içeceğiz diye sorarsanız, hayır tabii ki. Düşünün ki kışın evinizin balkonunda oturuyorsunuz, dışarısı karlarla örtülmüş vaziyette, bembeyaz. O an içinizi ısıtacak bir şeyin eksikliğini hissediyorsunuz. Tam bu anda aklınıza hemen çay gelmediyse eğer, çay ile olan bağınızı bir gözden geçirmenizi isterim. O sizi soğuk veya sıcak demeden hiçbir yerde yalnız bırakmazken sizler de onu hatırınızdan çıkarmayın. Eh tabii ki kimseyi çay içmeye zorlayamayız, vardır eminim aranızda çayı sevmeyenleriniz. Ama çaya olan sevdamızı sizlere de aktarmazsak haksızlık etmiş oluruz. Hem dertleşebildiğimiz hem muhabbet edebildiğimiz hem de her daim içimizi ısıtan bir şeyleri veya birilerini bulmak zor malumunuz. Ancak çay öyle bir yetişiyor ki imdadımıza bazen.. Oh be diyorum çay demlendi, rahatlamanın zamanı geldi. Sadece çayın kendisi değil çayın getirdiği insanlar, muhabbetler de cabası. Öyle dostluklara, sevdalara vesile oluyor ki unutmak imkansız. Sözlerime çay ile ilgili çok sevdiğim bir söz ile son vermek istiyorum sevgili dostlar: “Her şeyi salla ama çayı sallama.” Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Yalnızlık

Yalnızlık Ayşe Zehra Erdoğan Ağustos 15, 2024 Sen ne kadar mutlu hissetsen de kendini, Hayatın içinde, attığın her adımda yalnızsın. Durdurak bilmeksizin akıp giden zamanda, Yastığa başını koyduğun zaman, yalnızsın. Duvarlar arasında sıkışıp kaldığında, Ruhunun sesini duyduğun anda, Kıyamet durağında beklerken, Anan, baban, nerede? İşte tam o sırada, kalabalıklar içinde yalnızsın. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Gecikmeli Varış

Gecikmeli Varış Bilal Uygur Ağustos 15, 2024 Sonunda eve dönmenin verdiği bir heyecan. En son eve gitmemin üzerinden iki ay geçmiş ve yaşadığım yoğunluk sonrasında eve gidip zihnimi boşaltabileceğim düşüncesi hakim. Bu heyecanla birlikte tren garına doğru yol alıyorum. Kısa bir bekleyiş sonrasında trene atlayıp koltuğuma oturuyorum. Tren hareket ediyor ve kendimi dinlediğim müziğe bırakıyorum. Bir süre sonra tren, seyahat planında yer almayan bir durakta duruyor. Diğer yolcular gibi şaşkınlıkla koltuğumda hareketleniyorum. Tüm merakları gideren o anons geliyor: “Yaşanan fırtınadan dolayı hareket edemiyoruz, gelişmeler oldukça sizi bilgilendireceğiz.” Merak giderilmişti ama bu sefer endişe hemen akın etmişti beynimize. Ne kadar sürecek, devam edebilecek miyiz… Ha bu arada durduğumuz durak küçücük bir köyden başka bir yer değildi, yakınlarda ne bir market ne de herhangi bir yaşam belirtisi görmek mümkün değildi. Diğer yolcularla beraber “Kimsin, ne yapıyorsun?” tarzında muhabbetler başladı ister istemez. Aramızda konuştuğumuz dili bilmeyen bir kişi de vardı ve ona da neler olduğunu çeviriyorduk. Bir anda hiçbir şekilde birbirini tanımayan insanların durum gereği birbiriyle sıcak bir şekilde muhabbet etmeye başlaması ne kadar ilginçtir. Telefon ile konuşan bir yolcunun gülerek “Ne elektrik var, ne yiyecek var ne de su var, bildiğin hayat yok şu an.” ifadeleri ile herkesi güldürmeyi başarmıştı. Bu sırada tren görevlileri su ve atıştırmalık dağıttı ki o anda böyle bir değişikliğe kesinlikle ihtiyacımız vardı. Derken üç saatin sonunda gelen yeni bir anons. Cümlenin “Maalesef” ile başlamasıyla beraber hepimizin yüzlerinin düşmesi bir oldu. Yeni gelen bilgiye göre fırtına dolayısıyla güzergah üzerinde bir bölgede raylara ağaç düşmüştü ve tüm tren seferleri iptal edilmişti. Onarım süresi ise tahmini 8-10 saat kadardı. Evet, sanırım bunu duyduğumuz vakit verdiğimiz tepkileri tahmin edebiliyorsunuzdur. Herkes bir anda telefonlara sarılmış, hem yakınlarıyla durumu konuşuyor hem de diğer yolcularla alternatifleri tartışıyordu. Az önce ne kadar tenha bir yerde olduğumdan bahsetmiştim değil mi? Başka herhangi bir yolumuz yoktu, taksi çağırmak dışında tabii. Fakat gitmek istediğimiz yerin uzaklığı düşünüldüğünde ödeyeceğimiz miktar hiç mantıklı gelmiyordu. Bu sırada yeni bir anons daha. Alternatif bir fikir ortaya atılmıştı. Geldiğimiz yere doğru dönerek, şu anki güzergahın etrafından dolaşacaktık. Hiç olmazsa yolumuza devam edebileceğimizi öğrenmiş olmak içimize su serpmişti. Yola çıkabilmemiz ise bir iki saatimizi daha almıştı. Fakat hareket ettiğimiz anda herkese tekrar bir rahatlık ve sakinlik çöktü, en nihayetinde geç de olsa yolculuk devam etti. Dört saat sonunda evde olacağımı düşündüğüm bu yolculuk bir anda 10 saat süren bir maceraya dönüşmüştü. İnsanların zor durumda kaldığında birbirine verdiği destek, zor durumda olunsa dahi sürekli bir çözüm arayışında olmak ve o durumda bile birilerinin herkesi güldürmeyi başarması bu hikayenin tatlı tarafını oluşturdu. Eve vardığımda nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum bile. Emin olduğum tek şey ise, uyumadan önce bizlerle sürekli iletişim halinde olan tren görevlilerinin yola çıkabildiğimiz anda “Bizler kahraman değiliz, asıl kahramanlar sizlersiniz.” ifadelerinin kafamda sürekli tekrar etmesiydi. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Sensizliğin İzleri

Sensizliğin İzleri Nermin Yetkin Temmuz 15, 2024 Ağır geliyor bana sen olmak bile.Burası eski değil, yeni olamayacak kadar da taze.Soluduğu hava, ağır gelir mi insana?Düştüğümde sığınacağım liman nerede, ha söyle bana! Madem yanılacaktı insanoğlu hep,Ne diye çıktı içinden koca gül bahçesi?Ben mi şaşırdım yolumun uzunluğuna?Yoktu ki yanımda beni benden alan bir yar, bir ana… Konuşmak yetmedi be baba!Taşıdım içimde eski mapusluğumu;Tekrara sarmanın verdiği delirmenin kıyısı;Sandım ki bu şehir sarar beni.Saracak çok şey varmış bu dumana… Gayemin güzelliğini idrak edemeden sordum bahçıvana,“Gözyaşımdaki saklı nedir?”Acıyı tatlı eden dudaklarıma,Aldı beni, olamadan renklerin en güzeli.Meğer yanımdakilermiş beni cevher eden deli!Kıpır kıpır edermiş kapı aralığındaki güzel bahaneler. Beni derbeder eder seni bulamadan,Göçüp gitmek, sandaldan gelen tıkırtılardan.Selam söyleyin kokusu kalmış yollardan!Hoş ki olduran ben değilmişim, gönlümde bir yer edinmişsin,Öyle söyledi yansıyışımdaki sensizliğin izleri. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Portakal Kokulu Bahar

Portakal Kokulu Bahar Fatma Sena Bark Temmuz 15, 2024 Tebrik ederim, teşrif edebilmişsin beni yarım bıraktığın yaraya. Ne oldu, böyle bir giriş beklemiyor muydun? Neden? Ben hep naif oldum ve alttan aldım diye mi? Yok, kartlar yeniden dağıtıldı. Bana bir de açtığın yaranın penceresinden bak, cesaretin varsa, yüreğinde yiğitlik, gözlerinde mertlik kaldıysa. Ben değiştim. Biliyorum pek ihtiyacım yok bunu söylemeye, sen daha girişten anladın. Çünkü sana özlemimi doldurup gözyaşlarımda suladığım mektuplar gibi değil bu elinde tuttuğun kağıt. Gözünden kaçmaz, tabi sen hala eski senden izler taşıyorsan. Mesela kelimelerim bile daha dik yazılıyor artık. İçlerinde sana olan sevda solunca ve hayranlık çıkınca aradan, böyle diktiler sırtlarını. Görebiliyor musun, her harfin ilk kağıtla buluştuğu o nokta daha ıslak artık. Ama bu seferki hasret gözyaşlarından değil. Elimin geçen zamanın hesabını sorar gibi kağıda daha sert yazmasından. Her harfte var biraz o hiddet, kırılmıyor inadı. İlk başlarda denedim. Çünkü senin için ne kadar kolaysa da, ben senin sevdanla yeşerttiğim bu gönlümün bahçesine hürmeten denedim korumayı. Öyle tek kalemlik değil işte her şey. Üstünü çizip de atlayamıyorsun, tutuklu kalıyorsun, bazen bir kelimede bazen ise bir hecede. Ne o, tuhaf mı geldi bu dik duruş? Aklın kalmasın, ilk başlarda biraz iğreti durmuştu ama hakkını yiyemem, sen çok yardımcı oldun. Senin bana susmaların, göz çevirmelerin sayesinde ince ince işledim her potluğu. Artık tam üstüme göre. Taşırım yani bunu dik başım ve ileri bakan gözlerimle. Sen sakın ola sevdandan incinme. Böyle dünyası dönüyor, içi dışına çıkıyor adeta insanın. Kaçırma gözlerini, bak bana, ben canlı örneğiyim bu durumun. Ben yine de yalan söylemeyeceğim sana. Sen de yara al diye kelimelerimi silah yapmayacağım. En çok beni yaralıyor. Benim canım artık biraz da sen. O yüzden sen de kana diye canımı kırmayacağım. Çünkü merhem diye sensizliği sardığım hiçbir yaram kabuk tutmadı. Ne o yüzündeki afallamış bakış? Gerçekten inanmış mıydın? Sen beni birkaç kelimenle öldürüp sensizlikle süründürürken benim buna yeltenmemiş olmam, çok mu küçük düşürücü? Merak etme, sadece bununla sınırlı değil izlerin. Ben mesela eskisi gibi gülemiyorum, gözlerim ışığını kaybetti. Tebessümüm ise içten değil, bir başka duruyor yüzümde. Ben hazan mevsiminin mesken tuttuğu bir kar küresinde sıkışıp kaldım. Giderken cemrelerimi de aldın. Ne soluduğu havaya, ne içtiğim suya, ne de bana can olan toprağa düşmüyorlar yokluğunda. Baharım gelmiyor sensiz. Sen bilmezsin, bilsen senle konuşurken titreyen sesimden bilirdin zaten hayatımın nasıl ilmek ilmek sana bağlandığını. Kesmeye kıyamazdın o el oyası misali örülmüş işlemeleri. Sahi sen ne zaman böyle güçsüz kaldın? Yoksa çok mu iyi öğrettim rol yapmayı da ruhum mu duymadı? Şapka çıkartıyorum sana, iyi öğrenciymişsin vesselam. Değişmediğim yerler de var. İçimdeki sen, emanetine öyle sahip çıkıyor ki aşamıyorum, kendime ulaşamıyor, bir yabancı olarak kalıyorum adeta. Neyse boşverelim artık değişen beni ve bende değişmeyen seni. Bendeki zaten saman alevi işte, sana söyleniyor sana sönüyorum. Tüm sitemlerime rağmen söylemek istediklerim var. Ben sende ümitsizlik görmüyorum. Küçükken uçan balonun kaymış ellerinden ve o sık sık ziyaret ettiğin ağacın dalları arasında sıkışıp kalmış. Çok uğraşmışsın, çabalamışsın ama boyun yetmemiş balondan sarkan ipi tutmaya. Şimdilerde ise azıcık uzansan değeceksin ipe, sıkıca kavrayıp bir daha bırakmayacaksın. Ama sen bakmayı adet edinmişsin, uzanmak içinden gelmiyor resmen. Dene lütfen. Benim hatırım için. Bendeki sen kadar değerim var mı ya da kaldı mı benden bir iz bilmiyorum. İçinde benden ne kaldıysa hepsinin hatırı için dene. Göreceksin, o balon, sandığın kadar ulaşılmaz bir noktada değil. Bir uzansan o balona, sana uzattığım eli tutmak daha kolay olacak inan bana. Ben hep buradayım ama bakmazsan, göremezsin. Hadi kaldır başını. Sonra da tut elimi. Yüreğimin hasret kaldığı cemreleri düşürelim. İçime baharı getirelim. Ümit bahçelerimiz yeşersin. Görüyorsun ya sensiz gelmiyor işte. Geç değil, kalkmadı o tren, kaybolmadı gözlerinin önünden. Ben gerçekten anlamıyorum. Ben senden vazgeçmemişken sen nasıl kendinden geçiyorsun. Gerçi bu şimdinin mevzusu değil. Baharımız gelsin, açsın çiçeklerimiz ve yeşersin ümitlerimiz, bunları senin ağacın altında oturur uzun uzun konuşuruz. Sakinliğin sesini dinler, huzuru yudumlarız o dumanı tüten sevda bardaklarımızdan. Geç olmadan işe koyulalım. Hem senin ağacına kuru dallar değil, portakal çiçeklerinin zarafeti daha çok yakışıyor. Gel yolumuza çıkanlara inat biz baharı yaşatalım. Çünkü sen de en az benim kadar iyi biliyorsun ki, değer. Denemeye, uğraşmaya ve bu uğurda çabalamaya değer. O zaman haydi, biraz sen, biraz ümit, biraz da portakal koksun bu bahar. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Kendi En Çoğun

Kendi En Çoğun Fatma Sena Bark Haziran 15, 2024 Sana sevmek nedir bilir misin diye sormayacağım. Haddim değil çünkü bilirim. Herkes kendine göre, kendi en çoğuyla sever karşısındakini. Sana seni anlatamam belki, kendini benim gözlerimden görmeden inanmazsın çünkü anlattıklarıma. Ama seni kendi en çoğumla nasıl sevdiğimi anlatabilirim. Sıcak bir yaz gününde, kendini denizin serin sularına bırakma hissini bilir misin mesela? Hani daha ilk adımda kavurur ayaklarını kızgın kumlar. Zıplamayı bile düşünürsün bazı anlar, yanmalara derman olacakmış gibi havadaki o birkaç saniye. Acı acı yanar ayak tabanların ama durdurmaz bu seni. Sonrasında ayağını ilk suya değdirdiğinde gelen o tatlı ürperti… Bir titreme gelir ya hani, bir gülüş dökülür dudaklarından hatta gölgesi gözlerine ulaşır. Biraz da kısılır heyecandan. Minik bir adım atarsın ileri, denizin dalgası o adımına karşılık biraz daha yaklaşır sana, ayak bileğine gelir. Tabanını az önce yakan kumlar, şimdi seni gıdıklarken ritmik dalgalarıyla davet eder daha da mavisine. Sakin ve ürkek adımlarla ilerlersin, ama içinde hep bir geri gitme dürtüsü… Bu bilinmezliktir ilerleyişini heyecanlı kılan. Beline kadar gelince suyun hizası, bir anlık delilikle bırakıverirsin kendini. Kaldırırsın ayağını ve birden yükselir su; göğsüne, yüzüne ve en son da saç köklerine değer, sarmalar seni. Deniz kucaklar ya hani seni, işte öyle bir his benimkisi belki de. Ya da küçük bir kız çocuğunun uçan balonlar için heyecandan nasıl zıpladığını bilir misin? Sahilde hafif serin bir bahar akşamı ailesiyle gezerken etrafta koşuşturan o minik kız çocuğu… Yanakları hafif tombul ve esen rüzgardan dolayı pembeleşmiş… İki yana ayrılmış saçları, etrafta zıplayıp durduğu günün eğlenceli izlerini taşıyarak biraz dağılmış. Kendine oyunlar üretir tüm akşam boyu ve oyunun eğlencesine kapıldığı anlar, verdiği tepkileriyle tebessüm ettirir etrafındakileri… Tam o esnada, uzakta bir yerde uçan balonları görünce, önce hareketleri yavaşlar, sonra da büyüyen masum gözlerle bakakalır balonlara. Koşup babasının koşup işaret parmağını tuttuğu gibi götürmeye çalışır büyük bir gayretle. Baloncunun azıcık hareket ettiğini fark etse, minicik eliyle tuttuğu o işaret parmağını daha büyük bir kuvvetle çekmeye çalışır. Yüzüne endişenin gölgesi yerleşir hafiften. Biraz çekiştirmeli bir yolculuğun sonunda balonlara ulaşınca, sırasını beklerken kendini tutamaz da kıkır kıkır güler. Hafif açık bir ağızla her renge dikkatle bakar, sanki hayatinin en önemli kararını verir gibi. Sonunda o balon alınıp da bileğine bağlandığında hissettiği her duygu ayna gibi yüzünden okunur ya hani. Şahit oldun mu hiç o gözlerin ışıltısına? İşte öyle bir his benimkisi belki de. Yanlış anlama lütfen. Sevgi yarıştırmıyorum seninle, hatta kimseyle. O böyle bir şey değil çünkü. Sadece bil istiyorum. Hani hep dönüyorsun ya bana sırtını, düğümlüyorsun ya kelimelerimi boğazıma, bunu yapma diye ricada bulunmak istiyorum sadece. Beni benim gibi sev diye bir derdim yok, sevemezsin de zaten. Sen hiç Mecnun’un Mecnun kadar, Ferhat’ın Ferhat kadar, Kerem’in Kerem kadar sevildiğini duydun mu? Birinin Leyla, Şirin, Aslı olması lazım. Hem konu yalnızca o da değil. Konu kimin kimi ne kadar nasıl sevdiği değil. Hiç olmadı belki de. Ben zamanla seni sevmeyi de sevdim. Konu sevginin kendisi. Hani üzerine efsaneler yazılan, kalpleri çarpıtan o sevgi. Layık olunmaya çabalanan o sevgi. Eğer olmuyorsa bırakmam gerektiğini anlamam gereken o noktadayız. Sırtını dönme, konuşalım. Ben gerekirse senden ayrılmayı da sevmeyi öğrenirim zamanla. Kaçma ama, konuşalım. Yormayalım. Sevgi yorulmamalı, yıpratılmamalı. Hiç kimse için değilse de bunu sevginin hatırı için yapmayalım. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Şafak Yağmuru

Şafak Yağmuru Betül Tosun Haziran 15, 2024 Kimse bulamıyor sen olmayınca baharı Umutla bekliyorlar her yıl lalezarı Gece ölünce renklerin, bir şafağı fısıldıyor Sen şakrak çalıyor, gökyüzü yağmurları Yeryüzüne çehrenin huzu yansıyor Zira herkes seninle görüyor Gülizar’ı Ebemkuşağı büyülü besteni melodiyle döküyor Bütün alem seninle buluyor aslında Nevbahar’ı Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Humboldt ve Eğitim İdeali

Humboldt ve Eğitim İdeali Bilal Uygur Nisan 15, 2024 Eğitim dediğimiz zaman aklımızda canlanan en basitinden, okuldur. ‘Eğitim hayatı’, ‘eğitim geçmişi’ gibi ifadeler kullanarak katettiğimiz dereceyi belirtiriz. Aslında bu kadar basit değildir. Her okula giden insan için eğitimli diyemeyeceğimiz gibi sadece okul hayatına bakarak eğitimsiz bir insan diyemeyiz. Berlin’de bulunan Humboldt Üniversitesi’nin kurucularından olan Prusyalı Wilhelm von Humboldt bir devlet adamı, dilbilimci ve filozoftur. Günümüz eğitim sisteminin temelinin atılmasında etkisinin büyük olduğunu söyleyebileceğimiz eğitim teorisi ile bilinen Humboldt, aynı zamanda 1809-1810 yıllarında Prusya İçişleri Bakanlığı’nda Kültür ve Eğitim departmanı başkanlığı görevini üstlenir. Eğitim teorisinde en çok dikkat çeken noktalardan birisi, eğitim ve araştırmanın bir arada yürütülmesi gerektiğidir, ki bu sistem günümüz üniversitelerinin uygulamış olduğu sistemdir. Humboldt için eğitimin amacı basit gözükse de aslında oldukça zordur: insanın kendisini bulmasını sağlamaktır. Yani, insanın insan olma yolculuğunda amacına ulaştıran bir araçtır. Humboldt’un eğitim anlayışında asıl hedef insanın mesleki eğitiminden ziyade bireylerin karakter gelişimidir. Kişi kendi yeteneklerini özgür bir şekilde geliştirip bu yolda gerekli eğitimleri aldığı takdirde topluma yararlı bireyler haline gelecekleri fikrini savunur. Bu yolda eğitim verilirken, önem verilmesi gereken bir diğer nokta da bireyin ahlaki eğitimidir. İnsan nefsi, hep daha fazlasını ister ve bu yolda gözünü karartabilir. Bu durum, kişinin kendisine ve etrafındakilere zarar vermesiyle sonuçlanabilir. Ve bu Humboldt’un ahlaki eğitim sürecinde engellenmesi gereken bir durumdur. Önerdiği önlem ise insanın içindeki güçlerin geliştirilmesi aşamasında orantılı bir büyüme gerçekleştirilmesinin sağlanmasıdır. Bu noktada etik ve ahlaki değerlerin öğretilmesi ve kişiye aktarılması gerekmektedir. Yani olgunluk dediğimiz seviyeye gelmesi için gidilen yol, insan için eğitim sürecinin ta kendisidir. Humboldt için, dil eğitimi önemli bir yere sahiptir. Eğitim teorisinde, diller aracılığıyla kişinin dış dünya ile alışveriş yapabilmesi sayesinde dil eğitimine özellikle vurgu yapmaktadır. Dilin kullanımı ile kişi etrafı ile iletişim haline girer ve dilin kullanımı ne kadar iyi olursa iletişim o kadar kolaylaşır. Hatta bu yolla beraber farklı çevrelere ulaşılabilir, farklı mesajlar verilebilir. Bu yüzden ana dilin öğrenilmesinin yanında yabancı dillerin öğrenilmesi Humboldt tarafından özellikle vurgulanmıştır. Her dilin kendine ait karakteristik özellikleri bulunur. Farklı kelimeler, farklı ifadeler ve o bölgenin kültürüne ait özellikler taşır. Bu sebeple yeni bir dil öğrenilmesi yeni bir kültüre, yeni insanlara kapı açar. Aynı zamanda yeni bir dünya görüşü anlamına gelir. İnsan, sürekli içinde bulunduğu ortam ve çevre dışında farklı bir dilde ve yeni şeyler düşünmeye başlar. Bu sayede görüş açısı genişler ve dünyaya başka bir açıdan bakmayı öğrenir. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Train Dreams The Pianist Sanat Nedir?
Özlemim Ta Derinlerden

Özlemim Ta Derinlerden Nermin Yetkin Nisan 15, 2024 Özlemim ta derinlerden, etkiler olur olmadık yerden. Gözlerimin pınarı yaşarır şimdi, anda kalır o sıcaklıklar da… Suyun kıyıya vurması gibi, çare bulamaz buluşurum ben de sessizliklerle. Yaramın derinliği değildir beni ağlatan, izin kalması an meselesidir de ondan… Uyanamam gördüğüm rüyalardan, hoş gerçeklik çalar kapımı her an. Şimdi ellerimde çiçekler, gözlerim ufka kadar, belki ayaklarım geriye gidiyor ama… Şaşırıyorum yaptığım hesaplara, iflah olmaz bir kırlangıcım şaşarım yollarda. Uçuyorum en tepeye, arkama bakmadan, dönmesi zor olsun diye. Hiçe saydığım ne vardı? Geride kalan kalpler mi beni aldı? Sorarım şimdi biz mi yandık? Yoksa yakan mı aldandı? Ruhum hep senin yanındaydı, sadece ufka bak, sevdiğim biri öyle yapardı. Ben o geçtiğin yollardayım, her bir yağmur tanesi şahittir ki. Ondan yağar her gün en derinime, en delimize; kaçamaz istese de. Sesler hiç kesilmesin yoksa alır başımı giderim. Yüreğim taze ekmek kokusunda huzur bulsa başka ne isterim? Sanarım sessizlik uyutur beni, kazar en dibine bu kuyuyu. Ama söylenenler susturur bu martıların sesini. Çünkü bilirler ki bu ses özgürlüğün ta kendisi. Ne yazacak şeyim kaldı, ne de tüketecek ümitlerim. Söyle şimdi neyleyim? Kimlere gideyim? Bu dertli başımı seveyim. Bilmem ben kendimi, beni bilen anlatsın şu ıssız halimi. Söz, yazacağım kelimelerin en sıcak tenlisini. Simdi ayva çiçek açmış da, bana yazı getirecek seni gerek seni! Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan