Sizsizken Ben

Sizsizken Ben Miranda Aralık 15, 2023 Toz bulutu gibi kaybolan ruhların dolaştığı sokakta, takım elbiselerini camları her daim temiz olan mağazalardan almış olan insanların koşuşturma dolu adımları kaldırımların kareleri arasında hızla ilerlerken ufukta doğan güneş, okyanusun gri dalgalarına kendi yansımasını hafifçe bırakıyor. Adının ne olduğunu bilmediğim kuşlar gökyüzünde kanat çırparken gökdelenler bulutların içine doğru yükselip, başlarını sisin içinde kaybediyorlar. Kendimi gökdelenler kadar kayıp hissediyorum. Martı sandığım beyaz bir uçak, New York’ un kasvetli gökyüzünde süzülürken, içimden o uçağa binip gitmek istemenin verdiği özlem hissini kovmaya çalışıyorum. Yanaklarımın soğuk havada elma şekeri gibi kıpkırmızı olduğunu biliyorum. Atkım olsaydı boynuma sarardım burnuma kadar çekerdim, ağzımı kimse görmüyor diye fısıldayarak bir şarkı söylerdim. Hangi şarkıyı söylerdim acaba, ağlar mıydım sonra? Belki peçetem yok diye ağlamaya çekinirdim. Biri sarılamazdı oysa bana ağladığımda, ağlamaya korkardım bu yüzden. Yoksa korkmaz mıydım? Tüm bunları düşünmeye lüzum yok, çünkü yanımda atkım yok. İnsan yeni yerlere gittiğinde yeni benlikler bulmaya çalışıyor, kendini yeniden parçalıyor yeniden yapıyordu. Legolar gibiydik sanki, sanki içimizdeki çocuk en kusursuz halimizi bulana kadar baştan dizecekti tüm parçalarımızı. Ben şimdi kaçıncı yıkılışımdaydım bilmiyorum. Ama her birleşmemde yeniden doğuyorum, milyon kez daha yıkılacağımı bilerek. Ülkemden gitmeden önce, kokusunu içime çekip gözlerimi kapatmıştım. Bir anı akla kazımanın en iyi yolunun bu olduğunu söylemişti kardeşim. Olmadı. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Zihnim tüm anılarımı saklıyor kendinden. Hatırlarsam üzüleceğim, gözüm yaş yaş olacak. Bir ülkeyi hatırlamak, kahve koklamak kadar eşsiz bir tada sahip sanki. Hani kahveyi koklamak bile içmişsin kadar yapar ya insanı. Sanki hatırlamak bile gitmişsin kadar yapacak seni. Ülkeler ve kahvelerin aynılaştığı başka bir yer varsa, o da kahvelerin de ülkeleri düşünmenin de insanı geceleri uyutmadığıdır. Uyutsaydı, bu bir okyanus ötesi ülkedeki Boşnak çorbacısının sahibi, çat pat Türkçe konuşan güler yüzlü adam bile “Ayakta uyursun sen.” demezdi bana. Gülümsemiştim o zaman, “Üç saat uyudum, o kadar belli mi?” “Gözlerin gidiyor senin.” Gözlerim gidiyor benim, çok başka, uzak ülkelere. Gözlerim gidiyor benim, uzaktaki, sıcak kalplere. Gözlerim gidiyor… Adımlarımı sayıyorum, sekiz bin altı yüz altmış yedi adım. Biraz daha yürü, biraz daha… Yorgun argın eve geliyorum, kimse yok. “Ben geldiiiiim” diyor içimden bir ses. Kaburgalarıma çarpıyor ses dalgaları, sonra yankı yankı yükseliyor içimden. Merdivenlerden çıkıyorum yarım adımlarla. Duvarlara sürüyorum çantamın sol köşesini. Şşşşşşt diye bir ses çıkarıyor duvar. Sus der gibi. Ben de susuyorum. Zaten susmak, bu ülkede çok kolay. Zaman zaman annemsiz bir hayat düşünüyorum, babamsız bir hayat, o zaman ağlayasım geliyor. Çok kayıp hissediyorum. Sanki yaşamak çok zor, hayat çok kasvetli. Bazen yazmak bile anlamsızlaşıyor, dediklerim denmiş, söylediklerim çoktan başkaları tarafından söylenmiş gibi geliyor. Soğuk havalarda üşüdüğümde, kimse umursamıyor. O zaman anlıyorum yalnız olduğumu. Rüzgar bana kıyamayıp yavaş esiyor. Kendimi bulutlara emanet ediyorum. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Reçel Kavanozu

Reçel Kavanozu Miranda Kasım 15, 2023 Pencereden gelen ışık bütün parlaklığıyla koyu renk perdelere rest çekiyor, göz kırpışları andıran parlak ışınları, girebileceği her huzmeden süzülüyordu. Odamın duvarına yansıyan vişne ağacının gölgesi, öğleye kadar beni yalnız bırakmayacağını göstermek için gittikçe koyulaşıyordu. Masamın üstünde duran kitaplarım, tavana doğru iki yüzü de açık duracak şekilde avuçlarını göğe kaldırıp dileyen çocuklar kadar temizdiler. Kalemlerim ağızları açık unutulduğundan kelimesiz kalmışlardı adeta. Akşamdan yakmış olduğum şeftali kokulu mum sönmüş, eriyen tarafları dün esen kasvetli rüzgârın kükreyişlerinin izini almıştı. Oturduğum koltuktan doğruldum. Üzerime giydiğim mürdüm rengindeki elbisenin kırış kırış olan pililerini sanki düzeleceklermiş gibi ellerimle çırptım. Yüzüm akşamdan kalan gözyaşlarımla iyice sertleşmiş, kurumuştu. Ev bomboş olmasına rağmen sanki birini uyandırmaktan çekinircesine ürkek adımlarla banyoya doğru gittim. Yüzüme baktım, yorgundu gözlerim. Geceyle teselli bulup uyumaya çalışırken geceyi uyutmuştum yakarışlarımla. Sonra da sabahın koynuna bırakmıştım kendi ellerimle onu. Dün akşam, gecenin de gözyaşlarının olduğunu fark ettim. Yıldızların, gecenin koyu mavi yanağından tek tek süzülüşünü izledim. Birden daldığım bu derin hülyadan irkilerek çıkıyorum. Kendime kızıyorum sonra, kitaplığımda duran çerçeveyi düşürmüşüm. Geri kaldırmaya gönlüm el vermiyor. Huzursuzca kıvranıyorum odamda. Sanki iznim yokmuş gibi dışarı çıkmaya, dört duvar arasında dolanıyorum. Birazdan kendime geliyorum. Birkaç güvercin konuyor penceremin beyaz pervazına. Ürkütmeden bakayım derken, onları da kaçırıyorum. Ah..! Ne çok şey kaçırmışım meğer şu geçen seneler boyunca. Kalbim tüm odaları boş olan bir misafirhane ve ben o boş odalarda bir tanıdık yüz bulmak umuduyla, çaresizce geziniyorum. Bağırıyorum, adını haykırıyorum herkesin, “Kimse yok mu?” diyorum. Ve beklemekten yorulup kapılarını açık bırakıyorum, belki gelen olur diye. Açık kapılarıyla kalbim; oracıkta kurumaya yüz tutmuş bir çiçek gibi tek bir ses arıyor tanıdık gelen kulağa. Şimdilerde insanlar gidiyor, göçüyor yüreğimden. Ne çok hoşçakal biriktirdim içimde. Ne çok vedanın ucu dokundu… Derme çatma bir kulübeyim, bekliyorum oracıkta. Kitaplarımı yerine yerleştiriyorum. Halımın üstünde sürünen eflatun renkli yorganımı katlıyorum. Mutfağa doğru gidiyorum. Bir haftadır doğru dürüst bir şey yemedim. Saatlerce gibi gelen dakikalar boyu hissiz gözlerle bakıyorum fırının yağlı kapağından yansıyan içler acısı halime. Annem de beni bırakıp gittiğinden beri pencereleri açmaya cesaret edememiş, temiz havanın ciğerlerimi doldurmasına izin vermemiştim. Annem. Elim titriyor. Bir cezve çıkartıp kendime kahve yapıyorum. Suyun kaynayan sesi mutfağın o cansız havasını birden unutturuyor. Oyalanacak bir şeyler arıyorum. Saçlarımın kahverengi buklelerini tel tokamla tutturuyorum. Gökyüzünün grileşen kasvetli havası, güneş ışığının değdiği yerleri gölgeli battaniyesiyle yavaşça kapatmaya başlıyor. Kahvemi ucu kırık eski bir fincana dolduruyorum. Birkaç yudum alıp bırakıyorum. Şeker koymayı unutmuşum tadı çok acı. Yine de bitiriyorum. Dolabı açıp yiyecek bir şeyler bakınıyorum. Dalgınca sanki bu dünyaya ait değilmişim gibi öylece kalıyorum. Sonra dolabın en arkasında beni bu hissiz, bu acınası halimden kurtaran bir şey görüyorum. Küçük cam bir kavanoz. Sanki kurtarılması gereken bir kazazedeymiş gibi hızlıca onu dolabın en arkasından alıyorum. Kavanozun benekli kapağında adım yazıyor. Annemin yazısı. Uzun bir süre donakalıyorum. Hatırlıyorum; her yaz annemle kışa hazırlık yapardık. Bir sürü meyve toplardık bahçemizden, sonra da kaynatırdık. Aklıma kahkahalarımızın mazide kalmış tınısı geliyor. Kendi kendime gülümsüyorum. Sonra kavanozun kapağını anneme son kez veda ediyormuş gibi dikkatle açıyorum. Vişne reçelinin keskin kokusu tüm mutfağa yayılıyor. Ve mutfak baştan aşağı annem kokuyor. Annemin gülüşü kokuyor her yer. Annemin sesi sarmalıyor etrafı. Gözlerim kalan son yaşlarını annemin kokusuna veriyor. Birazdan kapı çalacakmış ve gelecekmiş gibi sessizce bekliyorum. Uzun bir süre sonra kendimi bu tepetaklak olmuş halimden kurtarmak için ayağa kalkıyorum. Reçel kavanozunu şimdilik unutulması gereken bir anıymış gibi eski yerine kaldırıyorum. Üzerimdeki mürdüm rengi annemin elbisesi gözyaşlarımı, teselli etmek için eteklerinde biriktiriyor. Keşke ben de diyorum, mutluluklarımı aynı annem gibi kavanoz kavanoz biriktirsem sonra saklasam… Hani lazım olursa kullanabilsem, keşke diyorum… Keşkeler biriktiriyorum içimde. Odama gidiyorum. Kimse aramıyor, kimse çalmıyor kapımı. Kimse sormuyor iyi olup olmadığımı. Ve ben bu yalnız, bu histerik halimle kitaplığımda düşmüş olan çerçeveyi düzeltiyorum. Annem fotoğraftan gülümsüyor bana, ben de ona gülüşlerimden en güzelini ikram ediyorum. Hiç geçmeyecek sandığım günlerin geçişini izliyorum… Hava kararıyor Güneş, ışığını aya bırakıyor Gök, mavisini denize Lakin bırakamıyor insan sevgisini Başka bir insana. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Başlangıcın Sonu

Başlangıcın Sonu tramvay Kasım 15, 2023 Bir, iki, üç… Hep başlangıçları ifade eden bu rakamlar; üç, iki, bir diye telaffuz edilince anın sonuna geldiğimizi haykırıyor. Zaman belki de bu döngüsel anların durağı. Kim bilebilir rakamların nerede gerisin geriye döndüğünü hayatında? Kim söyleyebilir doğumundan sonra ölümüne ne zaman yüzünü döndüğünü? Cahit Sıtkı, otuz beşi diye karar kılmıştı geri sayımın başlaması evresine… Onca zamana inat, ‘bak’, diyordu… ‘Bak insanlar ortalama yetmiş yaşıyor. Bende otuz beşimde başladım ölümüm için geri sayıma.’ Lakin otuz yedisinde göçtü bu diyardan… Oysa zaman en büyük yanılgısını yüzüne vurmuştu. Bilemedi… Bizde bilemiyoruz. Belki de üç, iki, bir safhasında bazılarımız… Bazılarımız bir, iki, üç… Doğrular başka, hakikat başka… Cahit Sıtkı, doğrusunu hakikate eviremediği bir yanılgı durağında… Hareket… İşte burada anlam buluyor belki de. Kendi hareketimiz (yani doğrularımız) hakikatle ne kadar iç içe geçmişse, yani ki doğrularımız hakikatin cevheri içinde ne kadar erimişse… O kadar yanılgıdan kurtarıyor insanı. Belki de bu sebepten, hakikate ulaşmak istiyorsak, bazen doğrularımızdan fedakârlık etmemiz gerekiyor. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Farklı Kapılar

Farklı Kapılar Bilal Uygur Ekim 15, 2023 Farklı dünyalara açılan kapılar istiyorum bazen. Kapının türü veya hangi maddeden yapıldığı hiç önemli değil, ahşap da olur metal de. Bir kale kapısı da olur, bir köy evi kapısı da. Sonuçta hepsinin beni çıkaracağı yer aynı: Yeni bir dünya.Bu kapılar ilk olarak beni, kendi gerçekliğimden koparıp farklı diyarlara sürükleyecek ama bu çekiştirmenin sonucunda aynı yere çıkacağım, farklı bir dünyaya. İşte bunu istiyorum. Kristal bir kapı, renklerin dans ettiği, her tonun birbirine karıştığı bir zarafet abidesi. Sanki renkler anlaşma yapmış kendi aralarında. Belirli bir uyum içinde şekilleniyor ve ortaya şaheseri bir resim çıkarıyorlar bir anda. Durmuyor renkler, her an farklı bir resim, her an farklı bir görüntü hitap ediyor gözlere. İşte sürüklenip götürüldüğüm o an. Artık farklı bir yerdeyim. Yepyeni bir dünya, benim yaşadığım dünyadan çok daha enteresan. Burada ay, üç kat daha büyük ve gökyüzüne baktığımda gözlerim kamaşıyor. Sırtımda bir kılıç hayır, iki tane kılıç var, yeni fark ediyorum. Kılıçlar sesleniyor “gümüş canavardır, çelik ise insan, ancak kırılır ikisi de savunması olmadan”. Kılıçları alıp çimenlere bırakıyorum. Rüzgarın uğultusu kulağımı okşarken, ayın parıltıları kılıçların fevkaladeliğini yüzüme yansıtıyor. Birisi Katana, uzun, ince ve su damlasını kesebilecek kadar keskin. Üstünde sadece antik bir dile ait olduğunu anlayabildiğim ve mor renginde parlayan karakterler var. İkinci kılıç, benim de rengim var dercesine yeşil bir ışıkla gözlerimi alıyor. Benzer karakterler onun üzerinde de var. Kristal kapının bana sundukları bunlar herhalde, yeşil ve mor. Yanlış anlamayın, renkler değil mühim olan, renklerin bana getirdikleri. Çünkü daha kendi iç dünyama açılan kapının renklerinin ne olduğunu bilmiyorum, henüz tam olarak keşfedebilmiş değilim. Bu yüzden bu kapılar bana mavi de getirse erguvan da getirse kabul etmeye hazırım. Keşfederek anlamak istiyorum. Yeni dünyaları sırf yenilik olması için istemiyorum, kendimi keşfetmek için de arzuluyorum. Kendimi bildim bileli içinde yaşadığım kapı nasıl görünüyor mesela, bilmiyorum. Bu kapının ardında ki yaşantı nasıl, ne denli fırtınalar dönüyor tam bilemiyorum. Başka kapılardan geçip görmem gerekiyor anlayabilmem için. Gözlemleyip, fark edip, sonra da kendi kapıma dönüp benzerlikleri ve farklılıkları anlamak istiyorum. Yeşil ve mor, benim kapımda görüyorum. Az da olsa bu renkleri seçebiliyorum artık. Daha önce fark edememiştim. Hep oradaydılar ve ben mi yeni fark ettim? Yoksa bu renkler yeni dünyadan geldiği için ben mi onları orada görmek istiyorum. Sanırım bu sorunun cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğim. Belki de zaten bilmemem gerekiyordur cevabı. Bu andan itibaren yapmam gereken şey ise artık bu renklerin farkındalığı ile yaşamak. Her gördüğüm yerde nasıl farkına vardığımı hatırlayıp o anın değerini bilmek. Peki o renklerin parlattığı yazılar? Renkler ile bir bağlantısı var mıydı, yoksa sadece renkleri fark etmem için orada olan bir takım işaretten mi ibaretti? Her açılan kapıdan her şeyi fark edebilmem de biraz zor gibi gözüküyor anlaşılan. Renklerdi bu sefer dikkatimi çeken ve hayatıma kattığım. O işaretleri anlamak için de yeni yeni kapılardan geçip daha başka şeyler öğrenmem gerekiyor olabilir. Hah, bu bile yeni bir farkındalık… Ah, kapılar demiştik, farklı dünyalara açılsalar da aynı yere çıkıyorlar. Renklere çıkıyoruz yolun sonunda ama renkler hep farklı. Yolun sonu fark ediyor mu acaba…? Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Beyaz Gece

Beyaz Gece Miranda Ekim 15, 2023 Beyaz bir gecenin Kızıllığında saklı senin adın Göğe baksan göreceksin Bakmıyorsun Utancından toprakla Arkadaş olmuş gözlerin Sevdalısın ey çocuk Gözlerini al Ve git bu şehirden Belki göğün dağlara değdiği bir yerdir aradığın Kendi zirveni bulamıyorsan Zirvesini bulmuş olan bir dağa çık O yardım etsin sana O saklasın seni içinde Biliyorsun ki bu aşk Herkese yeter Taşımak istersen Sana bir bulut vereceğim O bulut senin olacak Sen, o bulutun olacaksın Ağır olacak tadı Yağmurlar kadar ağır Ağaçların çıplak dalları kadar Ağır ve ince Sen soyunmak nedir Bir aşka Bilir misin Ağaçlar bilir Onlar susar Sessizliğin acı tadını duyumsarlar Köklerinde Bir ağaca hiç sarıldın mı Ben aşkımı bıraktım Dallarında kirazlar vardı Kanlı göz yaşları Ancak böyle güzel olabilirdi Kirazların yakuttan bir tadı Kirazların azdan umdukları Bir adı vardı Yanaklarım onlar sayesinde kızarmadı Yanaklarım Onlara aşıktı Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Haiku

Haiku Bilal Uygur Eylül 15, 2023 Şiir… Çok farklı bir dünya. Ne bir düzyazı kadar sıradan, ne de bir masal kadar fantastik. İnsanı, duygularıyla oradan oraya sürükleyebilecek kadar güçlü aynı zamanda. Bazen 4 mısradan oluşan, bazen 8 mısradan oluşan bazen de sadece 2 mısradan oluşan o büyülü sözcükler, içimizdeki duyguları en mükemmel şekilde canlandırmayı başarırlar. Her insanın içinde farklı duygular oluşturma potansiyeline sahiptirler. Birinde özlem, bir diğerinde hüzün, bir diğerinde ise gerginlik. Belki de tam olarak bu yüzden şiir, bizi alır ve kendi içimizde bir yolculuğa çıkarır. Heian dönemi, Japonya tarihinde altın çağ olarak gösterilebilir. Saray aristokrasisinin aktif olarak yeni bir estetik arayışı içerisinde olması sebebiyle edebiyat ve sanat alanında önemli gelişmeler gösterilmiştir. Bu dönem ele alındığında edebiyat ve sanat alanında birçok yenilik ve gelişme gözlemlenebilir. Dönemin en dikkat çıkan edebiyat eserleri arasında Waka tarzı şiirler görülmektedir. Bu şiir türü 5-7-5-7-7 ölçüsü ile yazılır. Heian dönemi aynı zamanda Japonya’nın, Çin’den oldukça etkilendiği bir dönemdir. Edebiyattan da etkilenen Japon şairler, doğa ve doğanın güzelliklerini daha fazla vurgulamaya başlar. İlerleyen dönemlerde Waka şiirleriyle beraber, Çin’den alınan ilhamların devamı ile ‘Haika no renga’ adında yeni bir şiir akımı gelişir. Birçok şairin bir araya gelerek, sırayla dizeler yazdığı ve sonunda uzun bir şiir zinciri oluşturduğu bu akım, Haiku’nun ortaya çıkmasında önemli rol oynar. Haiku, Waka tarzı şiirden daha kısa olarak 5-7-5 ölçüsünde yazılır. 17. yüzyıla gelindiğinde ise hayatının büyük bir kısmını yolculuk ederek ve şiirler yazarak geçiren Matsuo Bashō, Haiku tarzının en büyük şairi olarak gözler önüne çıkar. Bashō, şiirlerinde özellikle mevsimsel ve doğayı vurgulayan kelimeler kullanır. İnsanın kendisini yansıtmasını da hedefleyerek, anın büyüsünü yaşarken kısa bir şekilde, belirli kelimelerle ifade edilmesi Haiku şiirinin en önemli özellikleridir. İşte Bashō’nun yazdığı en iyi Haiku’lardan birkaç örnek: Eski, sessiz bir gölet.Bir kurbağa gölete atlar,Sıçrama! Yine sessizlik. Sonbahar ay ışığı-bir solucan sessizce kazarkestanenin içine. Alacakaranlık yağmurundabu parlak renkli ebegümeci –Güzel bir gün batımı. Haiku’nun yükselişe geçmesiyle beraber halk, bu türü esinlenerek farklı şekillerde yazmayı dener. 19. ve 20. yüzyıllarda batı etkisi ile beraber tamamen farklı bir forma dönüşmeye başlayan tür, artık daha serbest stilde, dil bilgisi kurallarının ve hece ölçüsünün daha esnek kullanıldığı bir hale bürünür. Bununla beraber yaşadığımız zamana kadar gelmiş olan Haiku, büyük ilgiyle takip edilen türlerden birisi konumundadır. Hala farklı teknikler ile denense de, orijinal formu olan 5-7-5 ölçüsü ile de kullanılmaya devam etmektedir. Japonca “Kigo”, yani “mevsimlere özgü kelime”ler kullanarak, yaşadığı mevsimin güzelliklerini çağrıştıracak ifadeler ile insan, içinde bulunduğu o güzellikleri daha da ayrıntılı gözlemleme fırsatı bulur. Bu yaptığı gözlemler ile o anın gerçekliği ve yaratılan güzelliklerin bir kez daha farkına vararak kendisini ifade etme fırsatı bulur. Dünya, doğa ve kendisini bir araya getirerek kendi dünyasını, dışarıdaki dünyayı ve o anı harmanlayarak bir şiir ortaya çıkarır. Sade ve kısa ifadeler kullanmasıyla da beraber o an içerisindeki hislerini bulandırmadan, kaybolmadan en basit ve öz haliyle yazıya döker. Bashō’nun önemli bir figür olarak bulunduğu ve asırlardır yazılmaya devam eden bu şiir türü, belki de insanın kendisini ve etrafını gözlemleyip, fark etmesi adına edebiyatı kullanabileceği en iyi yöntemlerden birisidir. Kendi Haiku şiirimle sizleri de denemeye davet ediyorum.. かぜがふる はなといっしょに このよるに Rüzgar esiyor Çiçeklerle beraber Bu gece Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Yaşın On Dokuz

Yaşın On Dokuz Esma Baysal Eylül 15, 2023 Yaşın on dokuz Ama bulutlarından toprak yağıyor Kitabın, ayracını kaybetmişçesine sayfalarına bakınırken Çöpten topladığın kağıtlardan Mavi laleler yaptın Siyahtaki yeşili göremediğin yıllara inat Yerden gökyüzüne çakılırken Çimen kokusuna hasret kaldın Bahçendeki ağaç çürük elmasını çiğnerken Öylece bakakaldın Yelkovanı akreple karıştıran sen Son perdeye yaklaştın sandın Daha ehliyetini alamamış bir gönül iken Yumak gibi yuvarlandın Anla artık Yaşın on dokuz Yine burcu burcu ham kokarken Soluk soluğa kaldın Kapından süzülen orkestraya Hırkanı asmadın Oysa ki müebbet kokulu günlerinin Kalaycı olduğunu unuttun Sustun Ama göremedin Baktın Ama dinlemedin Kendinden kendine kaçarken Yine ışıkları yakmayı beceremedin Olsun Yaşın on dokuz Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Tekerlemeler

Tekerlemeler Bilal Uygur Ağustos 15, 2023 İletişim dendiği zaman aklımıza ilk olarak dil ve mimikler gelir. Hangisinin daha önemli olduğu konusu ise görecelidir; fakat dil ve mimikler, iletişimde kendilerince ayrı ayrı önemli yer edinirler. Dil, duygularımızı ve fikirlerimizi en rahat ve en açık şekilde ifade edebildiğimiz iletişim aracıdır. Bilgi, his ve olay aktarımı yapabildiğimiz dil sadece bununla kalmayıp bizlere aynı zamanda çok eğlenceli fırsatlar sunar. Dilin esnekliği ile beraber yapılabilen şakalar, metaforik ifadeler ile insanlar birbirlerini güldürme imkanı bulur. Bu fırsatlardan birisi de tekerlemelerdir. Sözlüklerde ”ağızda yuvarlanan söz, saçma sapan söz, eş sesli kelimelerle kurulu konuşma” anlamlarına gelen tekerleme masal, öykü, bilmece, halk tiyatrosu gibi bazı edebi türler içinde veya bağımsız olarak söylenen ölçülü ve kafiyeli sözlerdir.Tekerlemeler, söz, sözcük ve seslerin benzerliklerinden faydalanarak söylenen, yarı anlamlı, hoş cümlelerdir. Ölçülü ve kafiyeli olan basmakalıp sözler denebilir.Bir nevi söz cambazlığı adı da verebileceğimiz tekerlemeler tamamen anlamsız ifadelerden de oluşabilir. Çocuk folklorunda hoşça vakit geçirmek, ebe seçmek ve konuşma kabiliyeti kazanmak için kullanılan sözlerdir.“Şu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, ortadaki su şişesi.” örneğinde görüldüğü üzere, ses benzerliği üzerine kurulu olan bu tekerleme, dilin anlamsal yönünden ziyade eğlenceli bir ses kullanımına odaklanmaktadır. Tekerlemeler, dilin ses yapısını ve ritmini vurgulayarak dinleyicilerde hoş bir kulağa sahip olma hissi uyandırır ve dil becerilerini geliştirmede önemli bir rol oynarlar. Tekerlemeler, çocukların eğlenmesine yardımcı olduğu gibi dil ve hafızalarının gelişiminde de büyük rol oynamaktadır. Tekerlemeler hem dilin içerdiği sesleri hem de cümle yapılarını anlama açısından çocuklara destek olmaktadır. Bu şekilde konuşma becerilerini geliştiren etkili bir yöntem haline gelir. Bunun yanı sıra anlamı olsun veya olmasın benzer seslerin bir araya geldiği tekerlemeleri öğrenmeleri aracılığıyla ezber yeteneklerinin gelişmesine de katkı sağlar. Sadece kişisel gelişim değil aynı zamanda birlikte eğlenme, öğrenme bilincinin kazanılması da sosyal gelişim açısından kişileri destekler niteliktedir. Tekerlemeler, yukarıda saydığımız noktalarla beraber, çocukların hem dil becerilerini hem de sosyal becerilerini eğlenceli bir yolla geliştirebilecekleri bir fırsat sunar. Bu fırsat aynı zamanda toplum karşısında utanç duyduğundan dolayı konuşmakta zorlanan çocuklar için bir yöntem olarak düşünülebilir. Tekerlemelerden bu kadar bahsetmişken sizlere bir tekerleme ile meydan okumazsam yazı eksik kalır, hodri meydan: Muvaffakiyetsizleştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Öyle işte…Sadece…Öyle…

Öyle işte…Sadece…Öyle… Fatma Sena Bark Ağustos 15, 2023 Ve bir damla gözyaşı düştü sol gözümden. Şehir efsanesi de olsa, geliyor öyle bilgiler arada insanın aklına. Genellikle de en olmadık anlarda. Şimdilerde aklıma gelen soruların bir de cevaplarını bilsem, ne güzel olurdu. Mesela, insan boğulur muydu hiç suskunluğunda? Avaz avaz susuşları yakar mıydı canını? Elinde cam kırılsa, düşen o göz yaşları, içinde can kırılınca mı kuruyordu yoksa? İnsanız sonuçta, düşeriz, şaşarız, aldanırız. Yapmam der yine de yaparız. Verdiğimiz sözleri unutur, en olmadık konularda inat ederiz. En büyük zararı yine kendimize verir, faturayı en çok kendimize keseriz itinayla. Aynı hatanın üzerinden birkaç kere geçmeden anlamayız mesela. Durumuz durağımız olmaz. Kısacası, tahterevallimiz dengede kalamaz. Ama an gelir, küçücük bir yer açılır, o zaman perdesinde. Gerçekler sızınca o boşluktan ve çarpınca yüzümüze, irkiliriz ya hani… Tam o noktadayım işte. İçimin, dolduklarını taşırma arzusuna engel olduğum her defasında, artan bir şiddetle geri gelen o isteğin, şimdi göğsümün kafesini kırarak açışının, içimden kaçışının eşiğindeyim. Burası korkunç, burası yalnız, burası ıssız. Ama burası en çok da sensiz. Ben her şeyle savaşırım. En çok kendimden kaçıp kendime küsen ben, kendimle bile yüzleşirim. Ama sonuncusu olmaz. O zor. Onu yapamam. Gücüm yetmez ki benim. Senin varlığın demek, sırtımı yaslayacağım bir söğüt ağacımın olması demek. Gölgesinin yetmesi demek. Yere sağlam basmam demek. Dik durmam ve ileri bakmam demek. O güveni, damarlarımda akan kanda hissetmem demek. Ruhumun esenliğe kavuşması demek. Auramın beyazdan mora, pembenin sekiz tonuna bulanması demek. Yani, anlatamadığım ama beni ben yapan tüm yapı taşlarım, değerlerim, özüm demek. Nasıl yapayım ben sensiz? Nasıl geçeyim o kapının eşiğinden? Burası araf, burası soğuk, burası alacakaranlık. Ne kalabilirim ne gidebilirim. Kıymetini bilmediğim her anı gözümün önünden geçerken bir film gibi, bir çengel takıyor zihnime ve bırakıyor kendini bilincimin derinliklerine. Hasretle yoğruluyorum ama şekil almıyor, bir çamur yığıntısı olarak kalıyorum. Yolu yarılamışım ama yarıda kalmışım. Daha yarımmışım. Ya da başladığım yerden bir arpa boyu yol almamışım. Bir dönme dolabın en tepesinde bir buhrandayım. Ne aşağıdan alabiliyorum gözümü ne manzaraya doyabiliyorum. Kaçıncı turumu tamamladım kim bilir. Ama bana sorarsan, bence binmedim bile daha o dönme dolaba, oturmadım o sallanan küçük kutuya, tutmadım o demirleri henüz sıkıca. Hani olur ya bazen, günlerce durmamışsın, çok yorulmuşsun gibi hissedersin, ama tek yaptığın içine dönmektir. Sürekli ertelediğine bir kulak vermektir. Belki yine de bir cevabı olurdu kafamı istila eden bunca sorunun, eğer durduğum durağın kapıları sensizliğe açılmasaydı. Havada öylece sallandırmasaydı beni, ya da boşluğa düşürmeseydi, seni kana kana içememiş bu biçareyi. Öyle işte.. Sadece.. Öyle.. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Rüzgar

Rüzgar Bilal Uygur Temmuz 15, 2023 Issız bir gece vakti, 19.yy. Londra’sını andıran sokak lambaları ile sokağın görüntüsü insanın hoşuna gidiyordu. Sonbaharın getirdiği yağmur ile yerlerin ıslaklığı ve zeminden gelen o soğuk hava tatlı bir üşüme hissiyatı oluşturuyordu. Otobüsün gelmesine henüz 17 dakika vardı. Gözlerini kolundaki metal saatten ayırıp tekrar ıslak taş yola bakarken bir yandan eliyle atkısını burnunun üzerine doğru çekti. Rüzgâr kuvvetini arttırarak her seferinde daha da soğuk esiyordu. Ellerini tekrar montunun cebine doğru götürürken etrafına baktı. Sonbaharın gelişiyle beraber yapraklarını dökmeye başlamış olan ağaçlara baktı. Birçoğu henüz yapraklarının yarısını dökmemişti. Hayat döngüsünün sonunda olan o yapraklar rüzgârın esintisiyle beraber kulaklarına hışırtı seslerini dinletiyordu. Rüzgâr, o seslerin çıkmasına sebep olurken aynı zamanda o sesleri kendisine getirmesinde yardımcı oluyordu. “En azından sessizlik içerisinde gömülmüş durumda değilim, beni yalnız bırakmayan yapraklar var” diye geçirdi içinden. Soğuk havadan daha fazla etkilenmemek için havanın kendisiyle olan bu iletişimini düşünüyor, kendisini meşgul etmeye çalışıyordu. Sol elini montunun cebinden çıkartarak bir kere daha saatine götürdü gözlerini. 14 dakika vardı hâlâ. O kadar düşünceden sonra sadece 3 dakika mı geçmişti? Arkadaşını ziyaretinden bu kadar geç döneceğini tahmin etmemişti. Sadece 2 saat kalıp çıkmak niyetindeydi. Ancak -bir klişedir ki- muhabbet muhabbeti açmış 5 saat geçirmişti onun evinde. Uzun zamandır yüz yüze konuşamadıklarından olsa gerek, bir türlü sohbetlerini sonlandıramamışlardı. Bahçede otururken hava gayet güzeldi. Bu kadar soğuk olmadığından emindi. Veya yanlarında sürekli çay olduğundan soğuğu bu kadar hissetmemişlerdi. O sırada rüzgâr yüzlerine tatlı tatlı vuruyor, sohbetlerine eşlik ediyor ve kendilerini rahatlatıyordu. Şimdi ise hava kararmış, yağmurlu bir havada tek başına otobüs bekliyordu ve soğuk daha etkili olmaya başlamıştı. Düşünceleri, bir o yandan bir bu yana savrulurken burnuna bir koku geldi. Yağmur kokusu muydu acaba? Hayır, en sevdiği kokuyu anlayamayacak değildi. Yakınlardaki evlerden birinde ekmek yapılıyor olmalıydı. Aç olmamasına rağmen o taze ekmekten tatmak istedi. Bu saatte ekmek yaptıklarına göre ya çok kalabalıklar ya da kahvaltı için şimdiden ekmeği yapıyorlar diye düşündü. Küçükken evde yapılan ekmekleri hatırladı. Ekmekler yapılır daha sonra bir sofra bezinin içine sarılırdı. Gerçi onlar sabah kahvaltıdan önce yapardı, bu sayede sıcak sıcak sofraya oturur oturmaz midelerine yollardı. Hatta eğer misafir gelecekse 2-3 tane yapılır, birileri ekmek ile uğraşırken ev ahalisinin geri kalanı kahvaltı sofrasının geriye kalanını hazırlardı. Her şeyden önce çay demlenir hazır beklerdi. Daha kahvaltı sofrasına oturmadan herkes en az birer bardak çay içerdi. Yaşanan büyük heyecan, sabahın nuruyla birleşince çok daha tatlı olurdu. Güneşin yeni doğduğu, sabahın hafif soğuk rüzgârıyla beraber bahçede içilen o çayın verdiği haz ise tarif edilemezdi. Nedense her hikâyede rüzgâr var diye düşündü bir anda. Otobüsü beklediği an da dahil, arkadaşıyla otururken, çocukluğunda bahçedeyken, güneşin doğduğu an ve daha birçok anda rüzgâr hep vardı. Rüzgâr, hem daha soğuk hem de daha sıcak hissettiriyordu. Bazı anlarda vardı ki soğuk olsa bile o anı ısıtıyordu. İnsanı titretse bile o kadar farklı hislere bürüyordu ki işte istediğim rüzgâr, bu rüzgâr dedirttiriyordu. Kokuları, sesleri, insana ulaştırıp anıları canlandırıyordu. Rüzgâr ile hemhal ederken bir kez daha saatine bakınca hâlâ 9 dakika olduğunu gördü. Elini tekrar cebine götürürken, sanırım rüzgârın ulaştıramadığı tek şey zaman diye düşündü ve gözlerini kapatıp soğuk havada üşümeye devam etti. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan