Cehennem Çiçeği: İnceleme

Cehennem Çiçeği tramvay Kasım 26, 2025 Kitap Özeti Alper Kamu, 5 yaşında bir dedektif. Mahalleye yeni taşınan ailenin engelli oğlu öldürülmüştür. Herkes çocuğun abisinden şüphelenirken küçük ama zeki dedektifimiz bundan pek emin değildir. Yer yer güldüren, hüzünlendiren, düşündüren bu roman cinayeti kimin işlediğini açığa çıkararak sonlanır. Aşk, aile hayatı, cinayet ve hayat hakkında sorgulamalarla dolu bu kitap sizin beş yaşındaki çok zeki bir çocuğun gözünden hayata bakmanızı sağlayacak. Yazarın Biyografisi ve Ödüller Alper Canıgüz, 1969 yılında İstanbul’da doğmuş ve Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olmuştur. Polisiye, kara mizah ve fantastik unsurları harmanlayan kendine özgü üslubuyla tanınır. İlk romanı Tatlı Rüyalar (2000) ile edebiyat dünyasına adım atan Canıgüz, özellikle Oğullar ve Rencide Ruhlar (2004) ile geniş bir okur kitlesine ulaşmıştır. Beş yaşındaki dâhi bir çocuğun gözünden anlatılan Cehennem Çiçeği (2013) romanı, zekice kurgusu ve mizahi diliyle büyük ilgi görmüştür. Sonrasında Kan ve Gül (2017) romanıyla da başarısını sürdürmüştür. Eserleri farklı dillere çevrilen ve kült bir okur kitlesine sahip olan Canıgüz, absürt mizahı ve toplumsal eleştiriyi ustalıkla bir araya getirerek çağdaş Türk edebiyatında kendine özgü bir yer edinmiştir. Kitabın İncelemesi “Bilirsiniz, insanlar doğar, ölür ve sonra büyür.” Kitabın yaratıcılığını özetleyen en vurucu cümlelerden biri bu bence. Daha ilk sayfalarda bile insanı hem gülümsetip hem de düşündüren bir yapısı var. Cehennem Çiçeği, Alper Canıgüz’ün kaleminden çıkmış enfes bir polisiye-komedi. Kitaptaki ana karakterimiz Alper, 5 yaşında ama zekâsıyla çoğu yetişkine taş çıkartacak kadar ileride. Hatta öyle ki, çoğu yetişkin onunla karşılaştığında bir durup “Bu nasıl bir çocuk yahu?” demeden edemiyor. Ama işin ilginci şu ki, Alper’in dünyası o kadar da toz pembe değil. Gülümseten anlatımın altında aslında karanlık, karmaşık ve sorgulayıcı bir gerçeklik yatıyor. Her ne kadar yaşı küçük olsa da, olaylara bakışı, kendine has yorumları ve hayatı çözümleyiş biçimi o kadar olgun ki, insan zaman zaman “Ben ne yapıyorum hayatımla?” dedirtecek türden. Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri, olay örgüsünün sadece bir polisiye hikâyesi olmaktan çıkıp, adalet, insanlık, aşk ve ölüm gibi evrensel kavramları sorgulayan bir yapıya bürünmesi. Bu kez minik dedektifimiz, bir çocuğun ölümü ve geçmişe ait unutulmaya yüz tutmuş bir aşk hikâyesinin ardındaki sırları çözmeye çalışıyor. Ve bu süreçte karşımıza şu soruyu çıkarıyor: “İnsanlığa dair kavrayışımızı biraz daha ileri götürmeyecekse bir cinayeti çözmenin ne anlamı var ki?” Böyle bir cümleyi 5 yaşındaki bir karakterden duymak, işin hem tuhaf hem de büyüleyici kısmı. Komedi unsurları öyle dozunda ki, karanlık bir hikâyeyi bile keyifle okutuyor. Ama öyle kuru kuru bir güldürme çabası değil; ince zekâ ürünü esprilerle, hayatın ironileriyle ve zaman zaman da acı gerçeklerle bezenmiş. Kitabın içinde edebiyata dair düşünceler, yer yer felsefi derinlikler ve Alper’in en hayalperestlerine bile meydan okuyan bir iç dünyası var. Tüm bu unsurlar birleşince, ortaya okuması gerçekten hem eğlenceli hem de düşündürücü bir kitap çıkıyor. Özellikle modern edebiyat ve polisiye türüne ilgi duyan herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Zekice yazılmış, yer yer kafa karıştıran ama asla sıkmayan bir anlatım. Alper Canıgüz’ün kaleminde hayat bulan bu minik dedektif, akıllarınızda uzun süre yer edecek türden bir karakter. – “Ne acayip çocuksun sen yahu…” – “Bir sen kalmıştın bunu söylemeyen. Hadi işimize bakalım.” Gerçekten de öyle. Alper, acayip ama bir o kadar da büyüleyici bir çocuk. Alıntılar “Pazarlığa açık değilse ruhum, Şeytan beş para vermeyeceğindendir.” “Hayatı anlıyorum” dedim. “Sadece kabullenemiyorum” “Babacığım,” dedim. “Sen de biliyorsun, vakit mutlu hikayeler için çok geç.” Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Martin Eden: İnceleme – Copy Benden Gidişine Bana Gelişine Kırmızı Pazartesi: İnceleme
Kırmızı Pazartesi: İnceleme

Kırmızı Pazartesi Gabriel García Márquez Dilara Özdemir Kasım 15, 2025 Kitabın sonunun nasıl biteceğini bilseniz de bir kitabı okur muydunuz? “İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü bu” cümlesiyle başlıyor öykümüz. Mahalledeki herkes Santiago Nasar’ın öldürüleceğini biliyor, ama kimse onu bu acı gerçekten kurtaramıyor. Bayardo San Roman kasabaya geldiği zaman gönlü, Angela Vicario’ya kayıyor ve onunla evlenmeye karar veriyor. Kitabımız, kızların isteklerinin bir şey ifade etmediği bir dönemde geçtiği için ailesi zengin bir damat bulma heyecanıyla kızlarına sormadan bu evliliğe onay veriyorlar. Aşkından başka hiçbir şeyi görmeyen Bayardo San Roman, bir gün Angela Vicario’ya kasabada her yerde yaşama seçeneği olsaydı nereyi isteyeceğini soruyor. Yaşlı bir adamın çok sevdiği karısından kalan son hatırası olan, kasabadaki en görkemli konağı gösteriyor. Parasıyla her şeyi alabileceğine inanan Bayardo San Roman bu konağı ondan alıyor. Ama zorla satın aldığı bu ev onu mutlu edemiyor çünkü Angela Vicario ile evlilikleri altı saatten fazla sürmüyor. Angela Vicario’nun bakire olmadığını anlayan Bayardo San Roman, onu babasının evine geri getiriyor. İkiz kardeşler Pablo ve Pedro, kız kardeşlerine bunu kimin yaptığını sorduklarında cevap olarak “Santiago Nasar”dan başka bir şey alamıyorlar. Ne zaman, nasıl ve en önemlisi de gerçek olup olmadığını hiçbir zaman kimse bilemiyor. Anlatıcımız, Santiago Nasar’ın arkadaşı, yıllar sonra bu olayı hatırlar gibi anlatırken, hafızanın insanı nasıl yanılttığından, herkesin o günü nasıl farklı hatırladığından da bahsediyor. Kimilerinin yağmurlu diye hatırladığı o günü, kimileri bir damla bile düşmemişti diye hatırlıyor. Anlatıcımızın tahminlerine göre Angela Vicario’ya bunu yapan kişi Santiago Nasar değildi, çünkü onları kimse bir arada bile görmemişti. İkisi çok farklı insanlardı ve Santiago Nasar ondan çok iyi bahsetmezdi. Muhtemelen Angela Vicario, sevdiği adamı korumak için Santiago Nasar’ın ismini vererek onu ölüme göndermişti. Anlatıcının anlattığına göre öğreniyoruz ki, bu olaydan sonra Angela Vicario, Bayardo San Roman’ın kendisini ne kadar sevdiğini farkediyor ve onu kaybettiği için çok pişman oluyor. Yıllarca ona yüzlerce mektup yazıyor ama hiçbirinden geri dönüş alamıyor. On beş yıl sonra bir gün kapısı çalınıyor ve Bayardo San Roman elinde hiç açılmamış ama düzenle saklanmış mektuplarla “işte geldim” diyor. Kasaplık yapan Pablo ve Pedro, en kaliteli bıçaklarını alıp kız kardeşlerinin namusunu korumak için bir iftirayla Santiago Nasar’ın peşine düşüyorlar. O sabah da herkes piskoposun gemiyle şehrin yakınından geçecek diye çok heyecanlılar. Santiago Nasar da öldürüleceğinden habersiz, herkes gibi en şık kıyafetlerini giyerek piskoposu karşılamak için annesine son kez selam verip evden ayrılıyor. Hemen kapının önünde duran, onu katillerinden uyarmak için yazılan notu farketmiyor. Pablo ve Pedro ellerindeki bıçakları kimseden saklamayarak önlerine gelen herkese Santiago Nasar’ı öldürmek için beklediklerini itiraf ediyorlar. Çünkü her ne kadar kız kardeşlerinin namusunu korumaları gerekse de Santiago Nasar’ın kötü biri olmadığının farkındalar ve içten içe birinin koşup onlara haber vermesini, kendilerini engellemesini istiyorlar. Ama ikizlerin uykusuz ve sarhoş olduklarını düşündüğü için kimse onların bu cinayeti gerçekten işleyebileceklerine inanmıyor. Bu haber belediye başkanın kulağına gittiğinde hemen ellerindeki bıçakları alıp ikizleri evlerine gönderiyor ama adamlar kasap sonuçta. Evden yeni bıçaklarını alarak tekrar Santiago Nasar’ı beklemeye koyuluyorlar. Bu sırada arkadaşıyla birlikte piskoposun karaya bile çıkmayan gemisini karşılayıp geri dönen Santiago Nasar nişanlısının evine uğruyor. Nişanlısı kendisine yazdığı mektupları Santiago’dan geri isteyip odasına kapanarak ağlamaya başlıyor. Santiago, garibim, her şeyden bihaber olduğu için çok şaşırıyor. Sonunda herkesin bildiği gerçeği yolda nişanlısının babasından öğreniyor. Pablo ve Pedro tarafından takip edildiğini farketmeden eve doğru yürümeye başlıyor. Annesi Plâcida Linero, oğlunu yukarda odasında uyuyor zannettiği için ikizleri görünce oğlunu koruma isteğiyle farketmeden kapıyı Santiago’nun yüzüne kapatıyor. Farklı bir yönden eve girmeye çalışan Santiago Nasar, Pablo ve Pedro tarafından defalarca bıçaklanarak ölüme terk ediliyor. Yaralı olarak evin arka kapısından içeri girip mutfağın ortasında yere yığılıyor. En başta sorduğum soruya geri dönüyorum, kitabın sonunun nasıl biteceğini bilseniz de bu kitabı okur muydunuz? Hayat da böyle değil mi? Öleceğimizi biliyoruz, ama yine de yaşıyoruz. Kimisi öleceğini bildiği için daha iyi bir hayat yaşamaya çalışıyor. Kimisi de nasıl olsa öleceğiz deyip sonuçlarını düşünmeden yaşıyor. İki durumda da ve her durumda da, bildiğimiz tek şey bir gün hepimizin bu dünyadan gidecek olmamız. Ne ben, ne de bu satırları okuyan sen, bundan yüz sene sonra burada olmayacağız. Belki bu satırlar bile kalmayacak bir gün. Belki de internetin bir köşesinde sonsuza kadar kalacaklar. Belki de sadece yazdıklarımız değil, ağzımızdan çıkan her hece, her kelime, dalgalarla sonsuza kadar gitmektedir. Poyraz Karayel’in dediği gibi: “Bir teoriye göre insanların ağzından çıkan her ses, her kelime sonsuza kadar yankılanıyormuş. Mesela ben şimdi sana “seni seviyorum” dediğim zaman bu sonsuza kadar yankılanacak. O da benim seni sonsuza kadar seveceğimin ispatı.” O zaman yazdıklarımızın, söylediklerimizin, yaptıklarımızın bir manasının olmaması mümkün mü gerçekten? Eğer yazdığımız her cümle, ağzımızdan çıkan her kelime sonsuza kadar kalacaksa, o zaman güzel şeyler söylememiz gerekmez mi? Biz bu dünyadan gittikten sonra arkamızda güzel ses dalgaları bıraksak bu bizi daha da mutlu etmez mi? Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın 12 Kızgın Adam (12 Angry Men) Herkes Aşk Derken Ben Özlem Diyorum Son Samuray (The Last Samurai)
Martin Eden: İnceleme

Martin Eden Dilara Özdemir Ağustos 1, 2025 Kitap Özeti Martin Eden isimli alt sınıflardan bir denizci, bir gün zengin bir adamın hayatını kurtardığı için onlarla, evlerinde yemek yeme şerefine nail oluyor. Kocaman cüssesini nasıl kontrol edeceğini bilmediğinden bir şeyleri kırma korkusuyla etrafa hayran hayran baktığı bu ihtişamlı evde, melekler gibi bir saflık ve duruluktaki güzellikte olan Ruth isimli genç kıza aşık oluyor. Konuşmasını, giyimini, öğrenimini, aşık olduğu bu büyüleyici kızın seviyesine erişip onunla evlenebilmek için arttırmaya karar veriyor. Çok büyük zahmetler, çileler ve ızdıraplarla kısa bir sürede çok uzun yollar kat eden Martin Eden, yine de Ruth’un ve ailesinin istediği gibi bir işe girmeyi ve köle gibi çalışmayı kabul edemiyor. Onun yerine ruhunun ve zihninin derinliklerini keşfetmesine, geliştirmesine yol açması için yazmayı meslek olarak edinmeye karar veriyor. Bir süre çamaşırhanede çalışıp oradaki iş yükünün kendisini nasıl “hayvanlaştırdığını” görünce çalışmaktan vazgeçip dört kolla tekrar yazmaya sarılıyor. Yıllarca ne kadar uğraşırsa uğraşsın, az uyumasına, yemesine, ve bütün parasını yazılarına yatırmasına rağmen istediği ünü ve şöhreti elde edemiyor. Dergilerdeki editörlerin, kendi “harikulade” yazılarını değil de ucuz ve basit yazıları seçmesine bir anlam veremediği için onları nefretle kınıyor. Bu süre zarfında sabırsızlanan ve ilişkisi için ailesine karşı çıkan Ruth, Martin’den fedakarlık yapıp, artık yazar olma hayallerini bir kenara bırakmasını istiyor. Ama Martin Eden, okuduğu kitaplardan edindiği idealler ve fikirlere olan sadakatinden vazgeçemediğinden dolayı ne yazarlığı bırakabiliyor, ne de Ruth’un evindeki yemeklerde başkalarıyla fikir ayrılığına düşerek kavga etmekten vazgeçebiliyor. Dünyada sevdiği kadın da dahil kendisini kimsenin anlamadığını düşündüğü sırada kendisi gibi yazar olan Brissenden isimli zengin ve ideallerine önem veren biriyle tanışıyor. Brissenden ona dergilerden medet ummaması gerektiğini çünkü onların değer bilmediklerinden ötürü iyi yazıları asla paylaşmayacaklarını söylüyor. Denize geri dönmesi gerektiğini söylese de, Martin Eden en yakın arkadaşını da dinlemiyor. Ancak dostunun intiharından sonra bu acı gerçekle yüzleşiyor. Zamanını değersiz ve kazanılması imkansız bir şöhret için boşuna harcadığını farkediyor. Ama bu kadar talihsizlikten sonra bir anda şans, Martin Eden’a gülüyor. Yazarın Biyografisi 1876’da Kaliforniya, San Francisco’da işçi sınıfından bir aileye doğan Jack London, ana karakteri Martin Eden gibi kendi kendini eğitti. 1897’de Klondike bölgesinde altın arayanlara katıldı ve Klondike’den dönünce şansını yazarlıkta aramaya karar verdi. 1909’da yazdığı otobiyografik romanında yansıttığı gibi yazarlığa olağanüstü bir çaba harcayan Jack London’ın ilk kitabı Kurt Kanı geniş bir kitleye ulaştı. 17 yıl içerisinde yazıları 50’yi buldu ve Amerika Birleşik Devletleri’nin en çok kazanan yazarı oldu. Jack London, 1916’da 40 yaşında böbrek yetmezliğinden Kaliforniya’da öldü. Kitabın İncelemesi Martin yazar olmayı gerçekten Ruth ile birlikte olmak için mi yoksa kendi ruhunu beslemek için mi isterdi, bu tartışılır. Ruth ile birlikte olmak için bir kazanca ihtiyacı vardı ama bunu Ruth’un çevresinin beklediğinin aksine sıkıcı, kölevari bir iş yerine, daha yüce ve ruhunu besleyen bir şekilde kazanmayı istedi. Bunun Ruth ile ilişkisini tehlikeye soktuğunu bile bile bu isteğinden vazgeçmedi. Çamaşırhanede deli gibi çalışmanın onu nasıl “hayvanlaştırdığını” ve hayallerinin yüksek düşüncelerde süzülmediğini gördü. Oradan ayrıldığı için hem kendisi Ruth’un ailesinin isteklerini önemsemedi, hem de Ruth’un da önemsememesi gerektiğini düşündü. Çünkü Martin’e göre, gerçek aşk böyle düşüncelerin ve yargıların çok ötesindeydi. Onun için önemli olan tek şey Ruth’un onu sevmekten vazgeçmemesiydi. Ama bunun yanında aynı zamanda kendi ideallerinden, ve asla yargılama kabul etmediği fikirlerinden de vazgeçemiyordu. Ruth’un kendisini olduğu gibi kabul etmesini ve sevdiği kişiliğini değiştirmeye çalışmaması gerektiğini düşünüyordu. “Beni küçük bir kutunun içine kapatıp, gerçek dışı değerlerle, yanlışlarla ve bayağılıkla yoğrulmuş bir hayat yaşamaya mecbur edecektin.” Aslında Ruth ile arasındaki tek engel Ruth’un ailesinin onunla ilgili olumsuz fikirleri değildi, ki ben bu kadar uzun bir süre görüşmelerine izin vereceklerini de hiç düşünmüyordum. En büyük engel, herkesin onun aralarında olmasına bu kadar karışmamalarına rağmen Martin’in kendi benliğini ortadan kaldıramamasıydı. Fikirlerini, ideallerini, değerlerini savunmak ve toplumun önyargılarının, katılaşmış düşüncelerinin kişiliğini ele geçirmesine, onu kalıba sokmalarına izin vermemesi önemliydi. Fakat bunu yaparken o kadar kaba bir üslupla yapıyordu ki, karşısındakini direk düşmanı yerine koyuyor ve arada hiçbir uzlaşmaya yer bırakmıyordu. Daha kısa bir süre önce onlara övünerek bakarak onlar gibi olmak isterken, bu bilgili görünüşlerinin arkasında aslında boş ve hayatın anlamından çok uzak zihinleri görünce hayal kırıklığına uğraması normaldi, ama Martin kendini herkesten üstün gördüğü için onlara küçümseyerek bakmaya başladı. Daha kısa bir süre önce Ruth ona nasıl düzgün bir diksiyonla, uygun kelimeler kullanarak konuşması gerektiğini öğretirken, normal öğrencilerin bir senede öğrendiği bilgileri günde sadece beş saat uyuyarak, ölmeyecek kadar yiyerek, tüm vaktini okumaya ve çalışmaya ayırdığı için bir ayda öğrendiğinden dolayı Ruth’u bile küçük görmeye başladı. Oysa ki hikayeleri, Martin’in, Ruth’u “yüce” ve “kutsal” olarak tanımlamalarıyla başlamıştı. “Ruth’u gerçekten sevmediğini şimdi anlıyordu. Onun sevdiği idealleştirilmiş bir Ruth’tu; kendi yarattığı, ilahi bir varlık; yazdığı aşk şiirlerinin ışıklı, parlak ruhu…” Ne Ruth, Martin için ailesinin ve toplumun yargılarından, baskılarından kurtulabildi, ne de Martin, Ruth için kendi benliğinden vazgeçip onların kurallarına göre oynamayı seçti. Martin bu yola Ruth için çıktığından dolayı hikayenin sonunda kendi ideallerini yaşamayı seçse de yine de kazanamadı. Martin, kendinisini o sosyalist tartışmanın içine çekip, gazetelere düşmesine ve dolayısıyla Ruth’u kaybetmesine neden olduğu için Bressiden’den intikam almak isteyebilirdi. Böylece hayatının başyapıtı olan “Fani”yi böylesine nefret ettiği bir topluluğun kucağına atıp parçalamalarına izin vermekle muhteşem bir intikam almış olurdu. Ama aralarındaki muhabbetin güçlülüğünden anlıyoruz ki ne Bressiden, Martin’in adını kötülemek istemişti, ne de Martin ona bu yüzden kızgındı ya da intikam almak istedi. Yine de yazıyı yayımladıktan sonra Bressiden eğer yaşasaydı kendisini asla affetmeyeceğini bilmesi ve bununla ilgili hiçbir şey hissetmemesi hayattaki asıl gayesini kaybetmesine dayalı bir ye’is yüzündendi. Yine de Martin Eden’ın onlarca, yüzlerce red postalarına karşı yılmadan devam etmesi hayret verici ve takdire şayandı. Kazandığı iki an da tam vazgeçtiği anlardı. İlkinde eğer o dergilerden kabul almasaydı yazmayı bırakıp Ruth’un ailesinin istediği gibi bir işe girip ilerde onunla evlenecekti. Ama postaları görünce şansının döndüğünü düşünüp tekrar yazmaya atıldı, ve her şey eskisi gibi gitmeye başladı. İkinci defa şansı döndüğünde ise Ruth ondan ayrılmıştı, ve artık onun için bunların hiçbir manası kalmamıştı. Nazım Hikmet diyor ya: Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık, yahut hiç sevmeseydi, Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? Martin Eden, Ruth için ideallerinden vazgeçemedi. Fakat Ruth’u kaybettikten sonra istemese de heyecansızlığı onu vazgeçmeye itti. Kendi sözleriyle: iki senedir gönderdiğim bütün yazıları reddeden
Gün Olur Asra Bedel: İnceleme

Cehennem Çiçeği Dilara Özdemir Nisan 15, 2025 Kitap Özeti Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel adlı romanı, uçsuz bucaksız Kazak bozkırlarında geçen derin ve dokunaklı bir hikâyeyi anlatıyor. Demiryolu işçisi Yedigey, yakın dostunun cenazesini ata mezarlığına götürmek üzere yola çıkar. Ancak bu yolculuk, sadece bir defin görevi değil, aynı zamanda hatıralarla, halkının geçmişiyle ve modern dünyanın dayattığı değişimlerle yüzleştiği bir iç hesaplaşmaya dönüşür. Aytmatov, anlatısında gelenek ile ilerleme arasındaki gerilimi işlerken, mitolojiyi ve gerçeği ustaca harmanlıyor. Bozkırın sert doğası, insanların yaşam mücadelesi ve kadim değerlerin zaman içinde nasıl değişime uğradığı romanın ana eksenini oluşturuyor. Beklenmedik bilimkurgu unsurlarıyla da zenginleşen hikâye, insanlığın kökleriyle bağını ve evrendeki yerini sorgulayan derin bir anlatıya dönüşüyor. Duygusal olduğu kadar düşündürücü de olan bu eser, hem bireysel hem de toplumsal dönüşümün izini sürerken, okura zaman ve mekânın ötesinde bir yolculuk vaat ediyor. Yazarın Biyografisi ve Ödüller 12 Aralık 1928’nde Kırgızistan’da doğan Cengiz Aytmatov, aslında eğitimini Bişkek’te Veteriner Fakültesi’nden tamamlasa da 1952’de yazarlık kariyerine gazetecilik yaparak başlamıştır. Dağlar ve Steplerden Masallar adlı öyküsüyle 1963’te, en genç Lenin Ödülü’nü alan kişi olurken ünü yayılır. Aytmatov, Kırgızca ve Rusça olarak kaleme aldığı eserlerinin çoğunda tema olarak aşk, dostluk, savaş döneminin acıları ve kahramanlıkları ile Kırgız geleneklerine değinmiştir. Eserleri Türkçe dahil 150’den fazla dile tercüme edilerek milyonlarca baskıya ulaşmıştır. Son yıllarda politikaya da atılan Aytmatov, milletvekilliği ve büyükelçiliği yapmanın yanı sıra uluslararası diyalog projelerine de katkı sağlamıştır. Cengiz Aytmatov, böbrek yetmezliği sonucu tedavi gördüğü hastanede 10 Haziran 2008 günü Almanya’da hayatını kaybetmiştir. Kitabın İncelemesi Sarı Özek’in Bozkırında geçen bu kitabın her satırında, sanki Sarı Özek’e yerleşmişsiniz, her gün gelip geçen trenleri izleyip onlara el sallıyormuşsunuz, hatta soğuktan ruhunuz bile etkileniyormuş gibi hissediyorsunuz. Kazangap’ın ölümüyle başladığında hikayenin onun ile alakalı olduğunu düşünseniz de aslında ana karakterimiz Yedigey’in yolunun Sarı Özek’e düşmesinde sadece bir aracı olduğunu öğreniyorsunuz. Kazangap’a kendi çocuklarından daha çok evlat, kardeş ve arkadaş olan Boranlı Yedigey, onun cesedini öylesine bir yere gömmeye razı olmuyor ve vasiyeti üzerine Ana Beyit mezarlığına gömmek üzere bozkırın üzerinde uzun bir yolculuğa çıkıyorlar. Bu kafile ölülerine veda etmek için son yolculuklarına çıkarken, aynı anda uzayda bir yerlerde Amerika ve Rusya’nın bir araya gelerek kurduğu uzay istasyonundaki pilotlardan bir haber alınamıyor. Gizli olan bu görevi radyolarda konu almadan bir roket gönderiyorlar ve uzay üssüne çok yakın olan Sarı Özek’teki Yedigey bu roketin kalkışına şahit oluyor. Biri Amerikadan, biri Rusya’dan kalkan bu iki roket, uzay üssünde buluşuyor ve eski iki pilotun bıraktığı mektubu buluyorlar. Gelen sinyallerle evrendeki tek canlıların insanlar olmadığını keşfeden bu pilotlar, onlarla iletişime geçmek için Dünya’ya hiçbir haber vermeden bu mavi saçlı uzaylıların uzay gemilerine binip onların gezegenine gidiyorlar. Savaşın ne olduğunu bilmeyen bu topluluğun birlikte huzur içinde yaşadığını bildirseler de Dünya’dakiler, insanların bu uzaylılarla tanışmaya hazır olmadıklarına karar verince pilotların geri dönmelerini yasaklıyorlar. Bencillikle verilen bu karar bana kalırsa Orman-Göğsü gezegenindeki bu uzaylıları kurtarıyor. Çünkü savaş sonrası geçen bu kitaptaki karakterlerin tecrübelerini de göz önüne alırsak, insanlığın bu barış fikrine uyum sağlayamacağını görürdük. Savaşı algılayamayan Orman-Göğüslülerin yanında Dünyalılar, bu barışı algılayamazdı. Detaya giremeyeceğim kadar canice olan mankurtluğu da anlatıyor kitap. Nayman Ana’nın oğlunu kaçıran eşkiyalar onu da mankurtluğa kurban ediyorlar. Hafızalarını ve kişiliklerini kaybetmeleri sonucu mankurt olan oğullarından vazgeçen ailelerin aksine Nayman Ana oğlunu bırakamıyor. Nayman Ana, Ak Maya adlı herkesin gücüne hayran olduğu devesine biniyor ve oğlunu aramak için yollara düşüyor. Ama oğlunu ondan çalan eşkiyalar kavuşmalarına izin vermiyorlar ve Nayman Ana, kendi oğlunun elinden ölüyor. Kazangap’ın gömülmesi için yola çıktıkları Ana Beyit mezarlığı, Nayman Ana’nın oraya gömülmesiyle ortaya çıkmış oluyor. Sarı Özek’e yolu düşüp de orada tutunamayan insanların çoğu gelip geçerken Boranlı Yedigey ve ailesi vatanlarında kalamayınca oraya yerleşiyorlar. Öğretmen olan Abutalib ve ailesi de siyasi sebeplerden dolayı yaşadıkları yeri bırakmak zorunda kaldıkları zaman Sarı Özek’e geliyorlar. Çocuklarına çok düşkün olan Abutalib adeta onlar için yaşıyor. Geçimleri için uğraşmadığı saatlerde çocuklarının eğitimiyle ilgilenen Abutalib, Yedigey’in çocuklarıyla da ilgileniyor. Alıntılar “Kaldı ki burası dünya. Burada bir şeyler hep yarım kalacak.” “Oysa düşünmek, her zaman acı veren ağır bir iştir.” “Gitmekle kendinden kaçıp kurtulacağını mı sanıyorsun?” “Herkes gidebilir, herkes kaçabilir ama herkes kendine hakim olamaz, herkes kendine karşı zafer kazanamaz.” “Asıl güç olanı, kendi güçsüzlüğünü, umutsuzluğunu belli etmemekti.” Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Cehennem Çiçeği: İnceleme Benden Gidişine Bana Gelişine Kırmızı Pazartesi: İnceleme
Şubat Kütüphanesi

Şubat Kütüphanesi Mercan Şubat 15, 2025 Marslı (The Martian) Andy Weir “Hayatta küçük şeylerle mutlu olmayı bileceksin…” Özet Mars’a uzay operasyonuna giden bir grup astronot, istemeden ekiplerinden birini Mars’ta bırakırlar. Mühendis ve botanikçi olan Watney, umudu ve her şeye pozitif bakabilmesiyle bu durumu atlatmaya çalışır. Elindeki yiyecekler kısıtlı ve yaşamak için yeterli imkanı yokken her şeyi kendisi planlayıp inşa eder. Ama tam bir şeyi başarmışken başka bir şey ters gitmeye başlar. Geri dönebilmek için beklemesi gerekmektedir. Botanik ve mühendislik alanlarındaki yetenekleri ve bilgileri sayesinde karşılaştığı sorunlara dair çözümler bulmasında ona yardımcı olmaktadır. Ama karşısına çıkan sorunlar kitabın sonuna olan merakı daha da arttırır. Watney, Dünya’ya geri dönebilecek mi, yoksa Mars’ta ilklere imza atan bu astronot, Mars’ta son nefesini veren ilk insan mı olacak? İnceleme Bilim, komedi, macera, gerilim ve daha bir çok şeyin buluştuğu bu kitabı daha ilk okumaya başladığım anda çok sevmiştim. Çok fazla teknik bilgiler kullanıldığı için bazen beynim yansa da, astronotların, mühendislerin ve botanikçilerin bilebileceği komplike konuları normal bir insanın anlayabileceği şekilde basitleştirerek yazmaları çok hoşuma gitmişti. Her bölümü ayrı bir heyecanla doluydu. Sonunda herşey yoluna girdi dediğim anda başka bir şey oluyordu. Ana karakterin her durumda espri yapabilmesi de kitabı daha eğlenceli ve sürükleyici hale getiriyordu. Dünyaya dönebilecek mi yoksa hep Mars’ta mı kalacak, bu sefer her şey yolunda gidecek mi, acaba bunun altından nasıl kalkacak diye düşüne düşüne bitirdim kitabı. Bilim kurgu seven herkese kesinlikle öneririm. “Fırtınanın içine mi giriyorum yoksa fırtınadan uzaklaşıyor muyum, anlayamıyorum.” Bizim Büyük Çaresizliğimiz Barış Bıçakçı “Yaşamak aslında birbirinden kopuk yaşantılar arasında bağlantılar kurmaktır. Bir hatırayı diğerine bir fotoğraf albümü değil yaşayan bir insan bağlar.” Özet İki yakın arkadaşın aynı kadına âşık olması ve kahvaltıda peynirin üzerine reçel sürebilme iştahı. Ender, Çetin ve Nihal’in Ankara ayazında geçen hikayesi. Bir de Fikret var. O da Ender ve Çetin’in liseden arkadaşı. Ailesini bir trafik kazasında kaybeden Fikret, cenaze işlemlerinden sonra yurt dışına dönmek zorunda kalır. Ama kız kardeşi Nihal üniversite okuduğu için onu yanına alamaz. Ve kardeşini eski arkadaşları Ender ve Çetin’e emanet edip Amerika’ya gider. Hikayemiz böyle başlar. İnceleme Barış Bıçakçı’nın kalemiyle ilk kez tanıştım bu kitapta ama son olmayacağı kesin. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, adının da vadettiği gibi derin bir boşluk, incelikli bir dostluk ve sessiz ama yakıcı bir aşk haliyle sardı beni. Yazar, Ender ve Çetin karakterlerini idealize ediyor belki ama bunu, göze batmayan bir sadelikle yapıyor. Onlar kükremeyen, hükmetmeyen, sömürmeyen karakterler. Sadece varlar. Sevgiyi yönlendirmek, şekillendirmek ya da sahiplenmek yerine, koruyarak yaşatmayı seçiyorlar. Bu da insana “şefkatin bir adım ötesi aşk mı?” sorusunu düşündürüyor. Belki de yaşadıkları şey tam olarak bu: incelikli, sessiz, karşılıksız ama derin bir bağlılık. En çok da “sorumluluk” duygusu kalıyor akılda. Eve konan o güzelliğe – Nihal’e – duydukları özen, hayatlarına bir sarkıntılık değil, bir dikkat hâli olarak yerleşiyor. Bu sevgi hali, ucuz aşklardan, gürültülü tutkuların şiddetinden uzak. Belki de bu yüzden onların masum ve ‘büyümeyen’ dünyalarına ihtiyaç duyuyoruz hep. Belki de bu yüzden insanlar onlara “acayip” diyor. Ender’in kitaplara olan yakınlığı, Çetin’in içsel kırılganlığı ve Nihal’in ağır geçmişiyle yüzleşmesi… Hepsi bir araya gelince, hikâye sıcak bir aile gibi sarıyor insanı. Ama aynı zamanda içinde bir yalnızlık, bir eksiklik, bir “hiç tamamlanamayacak bir şey” hissi hep baki kalıyor. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, artık benim de büyük yalnızlıklarımdan biri oldu. Ve ne mutlu ki edebiyat böyle güzel yalnızlıklarla bizi buluşturuyor. “benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum; hâlâ öyle!” Aşk Elif Şafak “Yeni kaybettiğin kişiyi manevi gözle bakınca her yerde görmeye başlarsın. Denize düşen katrede, dolunayla hareketlenen medcezirde, esen her esintide ona rastlarsın. Kuma çizili remilde, güneşte parlayan kristal tanesinde, yeni doğmuş bebeğin tebessümünde, bileğinde atan nabzında onu seyredersin. Her yerde, her şeyde onu görürken nasıl derim ki Şems gitti?” Özet Elif Şafak’ın Aşk romanı, geçmiş ve günümüz arasında köprü kurarak aşkın dönüştürücü gücünü anlatan bir eserdir. Kitap, 13. yüzyılda Mevlana Celaleddin Rumi ile Şems-i Tebrizi’nin dostluğunu ve manevi yolculuğunu ele alırken, günümüz Amerika’sında yaşayan Ella Rubinstein’ın hayatına da odaklanır. Bir yayınevi için Aşk Şeriatı adlı kitabı inceleyen Ella, bu eser aracılığıyla kendi hayatını sorgulamaya başlar. Roman, tasavvufi aşkın insan ruhunda yarattığı değişimi, aşkın sınırları aşan gücünü ve ruhsal keşfin önemini işler. Elif Şafak, farklı zaman dilimlerinde geçen iki hikâyeyi ustalıkla birleştirerek, okuyucuya aşkın sadece romantik bir duygu değil, aynı zamanda insanın kaderini tekrar yazan bir yolculuk olduğunu hatırlatır. İnceleme Herkesin aşk hakkında anlatacak farklı bir hikayesi vardır ve Aşk romanında Elif Şafak, yalnızca bir değil, birden fazla aşk hikayesini tek bir dokuda ustaca birleştiriyor—sevgiliye duyulan aşk, bir dosta duyulan aşk ve dünyaya duyulan aşk. Adım adım Aşkın Kırk Kuralı boyunca bizi yönlendirirken, okuyucunun savunma mekanizmalarını ve kırılganlıklarını katman katman soyarak, sonunda bizi kendi kalbimizle yüzleşmeye davet ediyor. Ancak Şafak’ı, Şems ve Mevlana’nın hikayesini tarihsel olarak doğru bir şekilde aktaran bir yazar olarak görmek hata olur. Roman, türüne sadık kalarak—kurgu öğelerini benimseyerek—mistik deneyimler ve gerçek hayattaki figürlerin dramatize edilmiş anlatımlarını içeriyor. Rumi ve Şems’in hayatlarına dair gerçeğe dayalı bir anlatım arayanlar için bu kitabı önermekte tereddüt ederim; çünkü sürükleyici kurgusu, tarihsel gerçeklik hissi yaratabilir. Ancak tarih ile kurguyu ayırt edebilen okuyucular için, bu alanda daha iyi bir romanla henüz karşılaşmadım. Şafak’ın kelimeleri tüm dünyada yankı buldu. Şiirsel dili, canlı betimlemeleri, ustaca hikâye anlatımı ve derin karakter inşası okuyucuyu anında içine çekiyor. Sufi felsefesinden ilham alan yazar, her okuyucunun içinde aşkı, merhameti, açık fikirliliği, tevazuyu ve içsel sorgulamayı uyandıran bir roman ortaya koyuyor. “Beşinci Kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını.”Aman sakın kendini” diye tembihler. Hâlbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: “Bırak kendini, ko gitsin!” Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Hâlbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!” Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Cehennem Çiçeği: İnceleme Benden Gidişine Bana Gelişine Kırmızı Pazartesi: İnceleme
Uçurtma Avcısı

Uçurtma Avcısı Mercan Ocak 15, 2025 Kitap Özeti Hikaye Afganistan’ın Kabul kentinde sosyal ve politik kargaşanın ortasındaki iki çocuğun dostluğunu konu alarak başlar. Daha sonrasında, Uçurtma Avcısı biz okuyuculara Amir’in hayatını, yüzleşemediği ve aklından bir türlü çıkaramadığı anılarını, verdiği kararları, ve bu kararlardan doğan pişmanlıklarını anlatır. Nefes kesen bir anlatım ve acıklı hikayesi ile biz okuyucularını sürüklemeyi başaran Uçurtma Avcısı, hikayenin sonlarına doğru Amir’in bir şeyleri düzeltebilme ve kendini affettirebilme umudu ile vereceği kritik bir kararla bizleri baş başa bırakır. Yazarın Biyografisi Khaled Hoşseini, 4 Mart 1965 tarihinde Afganistan’ın Kabul şehrinde dünyaya gelmiştir. Babası Afganistan Dışişleri Bakanlığında diplomat, annesi ise Kabul’daki bir lisede Farsça öğretmenidir. Dışişleri Bakanlığının babasını Paris’e atamasıyla yeni bir ülkeye taşınırlar. Ailesinin Kabul’a geri dönmek istemesinin ardından, Komünist darbesi ve Sovyet ordusunun işgali sebebiyle 1980’de Amerika’nın Kaliforniya eyaletinin San Jose şehrine taşınmak zorunda kalırlar. 1984’te liseyi bitirdikten sonra; önce Santa Clara Üniversitesi’nin Biyoloji bölümünden, daha sonra ise 1993’te Kaliforniya’daki San Diego Üniversitesi’nin tıp bölümünden mezun olur. 2001 yılının Mart ayında tıp alanında asistanlık yaparken, ilk kitabı Uçurtma Avcısı’nı yazar. Daha sonra, 2006 yılında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğine büyükelçi olarak atanır. Ödüller Hoşseini, ilk romanı Uçurtma Avcısı ile altı farklı ödüle layık görülmüştür. Bu ödüller sırasıyla; “Borders Original Voice Award”, “The San Francisco Chronicle Best Book of the Year Award”, “Boeke Prize”, “Barnes and Noble Discover Great New Writers Award”, “Alex Award”, ve “Literatüre to Life Award” şeklindedir. Önemli Noktalar “Senin için, binlerce kez” Aşk, beklentisizliktir. Aşk, görünmeyen bir fedakarlıktır. Sevmeyi bilenler, hiçbir adaletsizliğin yenemeyeceği nihai fatihlerdir. Onlar, hiçbir yenilginin alçaltamayacağı kazananlardır. Hassan, sevgisinden başka verecek hiçbir şeyi olmayan, yarık dudaklı yoksul bir çocukken; sevgisi onu dünyanın en zengin adamı yapar. Sessizliği ve sözleri ile etrafındaki herkesi büyüleyen Hassan’ın her eyleminde koşulsuz sevgi ve sadakat vardır. Ne de olsa kendisinin bile bir sonu olan insan, kalbinde sonsuz bir sevgi kapasitesine sahip değil midir? Bu dünyada bir sonsuz sevenler vardır; kalplerini besleyip büyütenler, bir de sevmeyi henüz öğrenememişler. Bu yüzden Hassan ve Amir arasında yürek burkan bir dostluk oluşur. “Ağzımı açtım, neredeyse bir şey söyleyecektim. Neredeyse. Söyleseydim hayatımın geri kalanı farklı olabilirdi. Ama yapmadım. Sadece izledim. Felçli.” Aslında Amir’in Hassan’a ihaneti bu andan çok daha erken başlar. Amir, okuma yazma bilmediği için Hassan’a zorbalık yapıp aralarındaki sosyal statü farkını her fırsatta vurgularken; aslında Hassan’ın farkında bile olmadığı ve kendi hırsıyla içinde oluşturduğu güç mücadelesini kazanmaya çalışıyordur. Amir’in güvenecek birine ihtiyacı vardır; umutsuzca babasının ona değer vermesini ve ona saygı duymasını ister. Bu yüzden de babası gibi bir adam olmak için girdiği bencilce bir arayışta, Hassan’ın kendisine altın bir tabakta sunduğu sevgiye yüz çevirir. Gelişen olayların ardından, Hassan’ın tecavüze uğraması Amir’i perişan eder; bir zamanlar Hassan’ın kendisini ellerinden kurtardığı aynı kişiler tarafından zorbalığa uğramasını izlemek zorunda kalır. Tüm bu olaylar gerçekleşirken, Amir Hassan’ı savunma, onun yanında yer alma ve Hassan’a olan sevgisinin yanı sıra kendi insanlığını da kanıtlamayı başaramaz. Amir’in bu başarısızlığı, geleceğini daha derin bir çukura sürükler ve sonrasında da Hassan’ı hırsızlıkla suçlar. Bu iftira üzerine, Hassan ve babası evlerini sonsuza dek terk etmek mecburiyetinde bırakılır. Bizlerin de bir karar vermek ve kendimizi kanıtlamak zorunda bırakıldığımız anlarımız yok mudur? Böyle anların kaçında doğru olanı yapıyoruz veya tam tersine korkularımıza, zayıflıklarımıza ve arzularımıza boyun eğiyoruz? Bu kitap, bazılarımıza kendi hayatımızdan az çok tanıdık gelen bir hikayeyi anlatır. Bazen tek bir karar, hayatta neye inandığımızı belirler ve gerçekte kim olduğumuzu acımasızca yüzümüze vurur. “Vücudum kırılmıştı – ne kadar kötü olduğunu daha sonra öğrendim – ama iyileştiğimi hissettim. Sonunda iyileştim. Güldüm.” Bir karar verme zamanı geldiğinde, Amir başarısız olur. Korkularına ve açgözlülüğüne boyun eğmek onun her şeyine mâl olur. Sevdiklerine ihanet eder, gururunu ve öz saygısını yitirir, ve sonunda masum bir insanın büyük haksızlıklara uğramasına sebep olur. Neredeyse 25 yıl boyunca o ara sokakta sıkışıp kalır ve asla ilerleyemez, ta ki kefaret kapısı açılana ve kendini affettirmeye karar verene kadar. Sonunda Amir’e yeniden bir karar verme şansı sunulur; Hassanın oğlu Şöhrab’ı cinsel tacizden kurtarmak, ya da onu işkencecilere terketmek. Fiziksel olarak zayıf ve sayıca az olduğunu önemsemeden Amir, 25 yıl önce yapamadığını yapar. Kitabın sonunda Amir’in uğradığı işkence, kurtuluşuyla sonlanan unutulmaz bir hadiseye dönüşür. Kırık kaburgaları, yırtılmış dalağı ve diğer yaralanmalarla birlikte dudağı, Hassan’ın yarık dudağına benzeyecek şekilde yarılır. Amir’in bir yandan vücudu parçalanıyorken, diğer yandan ruhu iyileşiyordur. Dudaklarındaki titreyen tebessümüyle, iyileştiğini bendinin derinliklerinde hisseder. Yıllar önce karşı koymaktan kaçtığı darbeleri şimdi tebessümle karşılar ve kendi kurtuluş hikayesini yazar. İnceleme Uçurtma Avcısı, yeni ve ilginç bir olay örgüsünden daha fazlaşıdır. Hoşseini her sahneyi duyusal ayrıntılarla boyayarak beni, New Jersey’deki kanepemden, 1963’te Kabil’in ara sokaklarına taşıdı. Dinlediğim bir hikaye değil, parçası olduğum bir hikaye oldu. Adımımı bile atmadığım bir ülkeye özlem duydum. Görüntülerin Uçurtma Avcısı’nı kişiselleştirmesi sayesinde, Amir’in dövüldükten sonra tarif ettiği acıyı kaburgalarımda hissettim ve Sohrab’ın tekrar terk edildiğini öğrendiğindeki kalp kırıklığı göğsümde yankılandı. “Sokaklar taze karla parlıyordu ve gökyüzü kusursuz bir maviydi. Kar her çatıyı kapladı ve sokağımızı çevreleyen bodur dut ağaçlarının dallarını ağırlaştırdı. Bir gecede kar, her çatlağa ve oluğa yol açmıştı.” İngilizce bir kitap okurken, Afgan dili ve kültürünün tadına vardım. Hosseini’nin anlatım diksiyonu ve detayı sayesinde neredeyse ülkenin baharatlarının kokusunu alabiliyordum. Afgan ve dini terimlerin kullanımı anlatıyı zengin, odaklanmış ve anlaşılır kıldı. Ek olarak, etkileyici sahnelerdeki cümle yapıları, şiirsel bir doğada duyguları tanımladı. “Hem hoş hem de pek hoş olmayan zengin kokular, beni yolcu camindan içeri sürükledi, pakora’nın baharatlı aromasi ve Hiharı Baba’nın çok sevdiği, uzak dumanların iğnesi, çürük, çöp ve dışkı kokusuyla harmanlandı.” Muhtemelen, Hosseini’nin en belirgin yeteneği, anlatım tekniğidir. Doğrusal bir zaman çizgisini takip ederken, anıları kullanarak zamanda ileri geri atlar. Karmaşık veya dağınık bir olay örgüsü değil, geçmişine saplanmış bir adamın öyküsü haline gelir. Hosseini de hikayesine biri ilk birkaç bölümde olmak üzere iki doruk noktası verecek currete sahip! Böylece, kitabın başında oluşan o duygusal bağ, sonuna kadar beni kitaba sıkıca bağladı. Ayrıca, Hosseini devamlı okuyucuyu diken üstünde tutacak öngörüler kullanıyor. Kitapta anlamsız sunduğu tek bir cümle veya fikir yok. “Benim hakkımda bir şeyler bilmelisin… Çok sabırlı bir insanım. Bu iş bugün bitmez, inan bana.” Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Ekim Kütüphanesi

Ekim Kütüphanesi Betül Tosun Ekim 15, 2024 Mor Mürekkep Nazan Bekiroğlu “Bilirsiniz, bir karşılaşmanın veya bir kitabın hayatınızı altüst edebilmesi için önceden hazır olmak gerekir.” Özet Birçok farklı hikayelerden oluşan Nazan Bekiroğlu’nun Mor Mürekkep kitabı okuyucuların hem iç dünyalarına hem de dış dünyalarına farklı pencerelerden bakış açısı sunar. Hayatın anlamını, varoluşunu, biz insanların aslında anlam bulamadığı objeleri, kavramları ve kelimeleri anlamdıran bir kitap. İnsanın duygusal, bedensel ve zihinsel dünyasını birleştirip farklı kutuplardan köprü kurup yürümemizi sağlayan bir eser. İnceleme Ne zaman Nazan hocanın kitabını okusam içimde ayrı bir lezzet oluşur. “Müzik ruhun gıdasıdır” derler hep. Ben de bu sözü alıp “Kelimeler ruhun gıdasıdır” demek istiyorum. Belki bir çoğumuz her gün yüzlerce kelime ile cümle kuruyoruz ama bu kurduklarımızın anlamının, nedeninin farkında bile değiliz. Küçükken bir tane kitabım vardı, benim ilk kitabımdı. O zamanlar küçük olduğum için okumayı bilmiyordum ve anneme her gün bana o kitabı okumasını isterdim. Bana “hiç sıkılmıyor musun?” diye sorduğunda ben sıkılmadığımı söylerdim. Mor Mürekkep de benim için aynı. Her yıl okusam sıkılmayacağım kitaplardan bir tanesi. Benim farkında olmadığım ama her zaman kendimle taşıdığım “ben” gözlüklerimi çıkarmama yardımcı oldu. Dünyayı “ben” algısı ile değil de bir kelebeğin, kelimenin, kalemin algısıyla bakabilmeyi öğretti. Aslında biz farkında olmasak bile okuduğumuz her şey bizim ya zihnimize ve ruhumuza ya da bedenimizin bir yerine kazınıp ara ara bizi ziyaret ediyor. Sanırım kendilerince bir şeyler hatırlatmak istiyorlar. “Şimdiye kadar bütün öğrendiklerim” dedi yazıcı, “Hayata dair, hiçbir şeyi anlamama yetmediler. Öyleyse onları unutmalıyım. Unutmalı ve yeniden başlamalıyım.” Dört Anlaşma Don Miguel Ruiz “Siz konuşabiliyorsunuz. Dünyada başka hangi hayvan konuşabiliyor? Söz, insan olarak sahip olduğunuz en güçlü araçtır; söz büyü aracıdır. Ama iki yanı keskin kılıç gibi, sözünüz en güzel rüyayı da yaratabilir, etrafınızdaki her şeyi de yok edebilir.” Özet Hayatını, başkalarının fikir ve inançlarına göre değil de kendi gerçeklerine göre yaşayınca ancak mutlu olabilir insan. Çünkü insan olmadığı biri gibi davrandığında hep bir yanı eksiktir. İnsan varsayımlarla doludur ve kitaba göre insanların en büyük varsayımı, herkesin kendileri gibi düşündüğünü, hissettiğini, yargıladığını ve sömürdüğünü varsaymaktır. Varsayımın hiçbir zaman pozitif bir etkisi yoktur. Varsayım demişken, kitapta geçen bu hayatı en iyi şekilde yaşamak için kendimizle yapmamız gereken dört anlaşmaya geçelim: 1- Söz büyüdür. 2- Hiçbir şeyi kişisel alma. 3- Varsayımda bulunma. 4- Yapabildiğinin en iyisini yap. İnceleme Keşke kitapta geçen şeyler aklımdan hiç çıkmasa. Ama çıkacak, biliyorum. Maddelere detaylı girmeyeceğim. Maddeleri (özellikle de ilk maddeyi) merak ediyorsanız hemen kitabı bulup okumanızı öneririm. Bu kitabı sanki 1-2 ayda bir tekrar tekrar okumalıymışım gibi hissediyorum. Çünkü insan unutur ve hatırlamaya ihtiyacı olur. Her okuduğunda da konuya farklı bir bakış açısından bakabilir. Bu dört maddeyi birazdan panoma asmayı düşünüyorum çünkü gerçekten her gün bakıp hayatıma geçirmeye çalışıp onları özümsemek istiyorum. “İnsanların size doğruyu söyleyeceklerini beklemeyin çünkü onlar kendilerine de yalan söylüyor.” Frankenstein Mary Shelley “Benim içimde, ancak zor hayal edebileceğiniz türden bir sevgi ve inanmayacağınız türden bir öfke bulunuyor. Eğer birini tatmin edemezsem, diğerine boyun eğerim.” Özet Frankenstein, zeki ancak takıntılı bir bilim insanı olan Victor Frankenstein’ı takip eder; o, yaşamın sırlarını keşfetmek için acımasız bir arayışa sürüklenir. Heyecanının doruğundayken bir varlık yaratmayı başarır, ancak kısa süre içinde insanlığın sınırlarını aştığının farkına varır. Bu hikaye, Frankenstein’ın insanlar gibi dünyayı merakla keşfeden ve sevgi arzusu taşıyan bir varlık yaratmasını ve sonrasında onu canavarlaştırmasını anlatır. Bu canavarın perspektifinden, insanların değerini yitirdiği değerleri yeniden keşfederiz. İnceleme Yeni bir şehir veya ülkeye taşındığınızda her şey ne kadar büyük gelir, değil mi? Ama zamanla, sokakların nereye döndüğünü, hangi köşede sevdiğin ekmekçinin olduğunu, otobüs durağının hangi parkın ilerisinde olduğunu öğrendikçe o büyük karmaşık dünya küçülür, cebine sığar. Peki tüm dünyayı aynı şekilde elimize alabilsek, her şeyi görebilsek, neler yapabileceğimize şahit olsak, o zaman insanın kim olduğunu anlar mıyız? Aslında Frankenstein’in canavarı anlamıştı, fakat insan derisi giymediği için tüm olabileceklerinden mahrum kalmıştı. Duygularını kelimelere aktaramayan, koşmak isteyen ama bir adım atamayan bir çocuk gibi: öfkeli, yalnız ve aciz. Peki ya insan? Derisini giyen, diliyle konuşabilen, uzuvlarıyla dünyanın bir ucundan diğer ucuna gidebilen insan, insanın kim olduğunu anlar mı? Şu ana kadar anlamadıysak, gelin de bu canavardan öğrenelim. “Benden öğrenin, belki benim öğretilerimle değil, ama kesinlikle benim örneğimle, bilgi edinmenin ne kadar tehlikeli olabileceğini ve kendi doğasından daha büyük olma arayışında olan adamdan ziyade kasabasını tüm dünya olarak kabul eden insanın ne kadar daha mutlu olduğunu.” Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Ağustos Kütüphanesi

Ağustos Kütüphanesi Dilara Özdemir Ağustos 15, 2024 İstanbul Hatırası Ahmet Ümit “Yedi hükümdar, yedi kadim mekân, yedi gizemli olay ve yalın bir gerçek!”in önceden hazır olmak gerekir.” Özet İstanbul’un tarihini öğretirken aynı zamanda peş peşe olan yedi cinayetin çözümünü ele alan bir Başkomiser Nevzat kitabı. İstanbul’un çeşit çeşit insanını bir araya getirerek zengin bir hikaye ortaya çıkaran bu roman, Atatürk heykelinin altında, elinde eski bir madeni para bulunan bir cesedin ortaya çıkmasıyla başlar. İstanbul tarihinde önemli yerlere sahip olan kral veya hükümdarların en önemli eserlerinin yakınlarına bırakılan her bir cesedin elleri, bir sonraki cesedin yerini gösteren bir ok şeklinde bağlanmıştır ve avuçlarında o kral veya hükümdara ait bir sikke bulunur. İnceleme İstanbul Hatırası, Ahmet Ümit’in ilk okuduğum ve en çok sevdiğim kitabıydı. Tabii ki sonunu söylemeyeceğim; ama gerçekten herkesten şüphelenmiştim, sadece bu sonu düşünmemiştim.Bu sene Batı Medeniyetleri Tarihi dersi aldım ve profesörümün öğrettiği her şey çok tanıdık geliyordu. Önce neden olduğunu anlamadım ama sonra kitabı hatırladım. Tarih dersinde öğrendiğimiz her şey aklımızda kalmaz, çünkü hocalar çoğu zaman konuların üzerinde gerektiği kadar durmazlar. Ama tarihi böyle kitaplardan, eğlenceli ve gizemli bir şekilde öğrendiğimiz zaman daha çok aklımızda kalır. Bu kitap da öyleydi. Çok uzun zamandır görmediğim, özlediğim, doğduğum şehirde böyle bir gezintiye çıkmak çok özel ve güzeldi. “Çünkü bizim düşmanımız kötü insanlar değildir, kötülüktür. Bizim düşmanımız zulmeden insanlar değildir, zulümdür. Ve zulümden beslenen bir inanç bize uzaktır, terstir, haramdır.” Rüzgarlı Pazar Ahmet Ümit “İğde kokusuna tutunmuş gidiyordum. Hazirana yakın, Mayıs’ın bilmem kaçı. İğde nerede? Otoların geçtiği köprü ile, yayaların yürüdüğü üst geçit arasında. Orayı ağaçlandırmışlar. Çitlembik, mazı, erguvan, akasya, hatmi ve tanımadığım bir sürü ağaç. Yahu gözünü sevdiğimin iğdesi, sen oraya nasıl geldin? Bir kuşun gagasında mı; yoksa bir yandan yürüyüp öte yandan iğde yiyen, çekirdeklerini sağa sola atan, elleri cebinde, başı havalarda bir bozkır çocuğunun eseri misin?” Özet İstanbul’da bir üst geçitte, birbirinden renkli hayatlara sahip seyyar satıcıların hikayesini anlatır Rüzgarlı Pazar. Babası Recep Efendi’nin rahatsızlıklarından bir tezgahta balonculuk yapan on-onbir yaşlarındaki Duran’dan tutun, gizli gizli kumara para yatırdı diye kocasını da, kocasının peşine düşen kumarbazları da döven eli maşalı ağzı bozuk Çiçekçi Cemile’ye; henüz hacca gidemese de kıyafetlerinden dolayı herkesin “Hacı” diye seslendiği adamotu satan adamdan, modaya uygun ucuz şapkalar satan Şapkacı Bacı’ya kadar Anadolu’nun her yerinden her çeşit insan vardır bu üst geçitte. Burada bir de Duran’ın yardım ettiği, gözleri görmeyen Nimet vardır. Şapkacı Bacı, bu genç kızın üst geçitte bir tezgah açmasına yardım etmiştir ve ona sahip çıkmaktadır. Herkesten bahsetmişken, çok büyük hayırlara vesile olacak Doktor’dan bahsetmezsek olmaz. Bu evsiz adam, işsizdir, dilenci değildir ama ne hikmetse çok parası var gibidir. İnceleme Rüzgarlı Pazar, cepleri boş ama yürekleri dolu insanların hikayelerini anlatır. İçinde hüznü de, mutluluğu da, ölümü de, düğünü de barındıran bu kitap, elinizde çayınız veya kahvenizle güneşli bir günde huzurlu bir zaman geçirmek için ideal. Kaç sene oldu okuyalı ama ben de içimden “Tekrar mı okusam?” diye geçirmedim değil… Mustafa Kutlu’nun ilk okuduğum kitaplarından biriydi ve o kadar çok hoşuma gitmişti ki, gidip 5-10 tane daha kitabını almıştım. İlerde o kitaplardan bazılarını da kütüphanemizde görebilirsiniz. “Söz bitiyor bazen. Sözün gücü, derde derman olmaya yetmiyor demek.” Yetim Koleksiyoncusu (The Orphan Collector) Ellen Marie Wiseman “Pencereyi kapatıp huzur veren kokuları içeride, şehirde olup biten her şeyi de dışarıda bırakmak istiyordu.” Özet İspanyol gribi, 1918-1919 yılları arasında dünyanın üçte birini öldüren ölümcül bir salgındı. Pia, 13 yaşında bir çocuk olmasına rağmen bu korkunç cehennemin ortasında savaş, influenza, ırkçılık ve yalnızlıkla boğuşurken aslında küçük bedenine kıyasla ne kadar cesaretli ve güçlü olduğunu kanıtlıyor bize. İnsan defalarca düşmesine rağmen yine de ayağa kalkabilir mi? Eğer bir amaç için yaşıyorsa, evet kalkabilir, kalkmalı. Ailesiyle birlikte Almanya’dan Amerika’ya göç etmiş ve bütün ailesini birbirinden korkunç bir şekilde kaybetmiş olan romanımızın kahramanı, diğer insanlarda olmayan bir özelliğe sahip. Öbür yandan oğlunu influenzaya kaybetmiş komşusu Bernice, Pia evde değilken, evlerini karıştırarak hikayenin seyrini tamamen değiştirecek işlere kalkışmaktadır. Ama Bernice’ın anlamadığı şey şu ki; acı, ırk veya din ayırt etmez. İnceleme O kadar optimistik bir insanım ki, kitabın başlığını ilk gördüğüm zaman ana karakterin yetimleri korumak için topladığını sanmıştım. Sinirlerim bozulmuştu, yetimleri çalan bir kadının hikayesini okumayı beklemiyordum. Ne zaman ne olacağı belli olmayan, okurken diken üstünde tutan bir kitaptı. Tarihi romanlar çok hoşuma gider çünkü kurgu bile olsa bir olayla ilgili bir hikaye duyduğunuz veya okuduğunuz zaman, o olayı hatırlama ihtimaliniz artar. Şunu da eklemek istiyorum: kitap güzel bitti çok şükür. Güzel bitmesini o kadar bekledikten sonra eğer kötü bitseydi, sinir krizi geçirip kitabı camdan fırlatabilirdim ama yine de tavsiye ederdim. “Sarılmak, hiçbir şeye mal olmayan küçücük bir iyilikti…” Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Simyacı

Simyacı Dilara Özdemir Temmuz 15, 2024 Kitap Özeti Simyacı, genç bir çobanın kalbini, daha da önemlisi Evrenin Ruhu’nu dinleyerek kendi hayalini, kendi kişisel efsanesini takip etme hikayesini anlatır. Bu delikanlı, sadece koyunlarıyla yaşamak isteyen mütevazi bir çobandır, ancak aynı zamanda dünyada dolaşmayı ve yol boyunca kitap okumayı da sever. Bir gün, bir çınar yakınlarında yıkık bir kilisenin altında otururken, Büyük Mısır Piramitleri’nin altında bulunan gizli bir hazineye dair tekrarlayan bir rüya görür. Ardından Melkisedek adında, kendisini başka bir ülkeden bir kral olarak tanımlayan, tuhaf bir bilge adamla tanışır. Adamın söyledikleri delikanlının hayallerini takip etme isteğini tetikler. Ertesi gün, koyunlarını satar ve Afrika’ya doğru yola çıkar. Mısır’a doğru giden bir kervanda, bir simyacı bulmak için tüm yolu gelmiş olan İngiliz bir adamla tanışır. Yolda seyahat ederken, İngiliz adam aşina olduğu simyanın sırları hakkında konuşur. Ancak delikanlı, karmaşık kitaplardan öğrenmeyi tercih eden İngiliz adamın aksine, kendi gözleriyle dünyayı gözlemleyerek simyayı öğrenir. Aniden, yaklaşan bir kabile savaşı hakkında söylentiler duyarlar. Sonunda Al-Fayyum’a varırlar, ünlü simyacının yaşadığı vaha. Delikanlı, hayatının aşkı olan Fatima ile tanışır, onu kendi hazinesinin bir parçası olarak görür. Simyacı delikanlıyı bulur ve onu hazinesine götürür. Yolda, simyacı ona her zaman kalbini dinlemesi gerektiğini söyler. Neredeyse piramitlere vardıklarında, bir kabile tarafından tutsak alınırlar. Simyacı, delikanlının kendisini rüzgara dönüştürebilen bir sihirbaz olduğunu iddia eder ve kendilerini kurtarmak için bunu denemelerini ister. Kabile, bunu yapabilirse onları affedeceğini kabul eder, ancak delikanlı bunu o an yapamaz. Sonra, tam üç gün meditasyon yaparak ve Evrenin Ruhu’nu dinleyerek kendini rüzgara dönüştürür ve kendini kampın diğer tarafına ışınlanır. Simyacı, delikanlıya veda eder ve delikanlı piramitlere doğru gitmeye devam eder. Varır varmaz hırsızlar tarafından saldırıya uğrar. Orada ne yaptığını sorduklarında, rüyasını açıklar ve bir hazinenin kendisini piramitlerin altında gömülü olarak beklediğini iddia eder. Hırsızlardan biri ona güler ve aynı rüyayı gördüğünü söyler, ancak bu rüya İspanya’da çobanların uyuyup dinlendiği bir çınar altında gerçekleşmiştir. Delikanlı daha sonra hazinenin tüm bu süre boyunca İspanya’da olduğunu fark eder. Ülkesine geri döner ve kürek alıp ağacın altında kazmaya başlar. Orada hazinesini bulur: onun ve Fatima’nın uzun bir süre mutlu bir şekilde yaşayabileceği altın dolu bir sandık. Arzuladağı hazine bunca zaman Santiago’nun zaten hep yanıbaşındadır. Ama gerçek hazinenin ne olduğunu yorumlamak okuyucuya kalmış… Yazarın Biyografisi Paulo Coelho, 24 Ağustos 1947’de Rio de Janeiro, Brezilya’da doğan bir yazardır. Coelho, Cizvit okullarında eğitim aldı ve dindar Katolik ebeveynler tarafından büyütüldü. Erken yaşlarda yazar olmak istediğine karar verdi, ancak ebeveynleri, bu meslekte Brezilya’da gelecek görmeyerek onu cesaretlendirmiyorlardı. Coelho, 38 yaşındayken İspanya’da bir manevi uyanış yaşadı ve bu deneyimini ilk kitabı olan “The Pilgrimage”de yazdı. Onu ünlü yapan ise ikinci kitabı olan “The Alchemist” idi. The Alchemist, dünya çapında bir fenomen haline geldi. 35 milyon kopya sattı ve şu anda yaklaşık iki yılda bir kitap yazıyor. Oldukça alışılmadık bir programlama ritüeli olarak, yeni bir kitap için yazma sürecine bir Ocak ayında beyaz bir tüy bulduktan sonra başlıyor. Ne kadar tuhaf görünürse görünsün, bu işe yarıyor gibi görünüyor. 26 kitabı en az 59 dilde 65 milyon kopyadan fazla satmıştır. Kitabın Ödülleri 67 farklı dilde çevrilen bu kitap, dünya genelinde 65 milyonun üzerinde kopya satışı yapmış ve birçok uluslararası ödül kazanmıştır. Bu ödüller arasında Birleşik Krallık’ın 2004 Nielsen Altın Kitap Ödülü, Fransa’nın 1995 Grand Prix Litteraire Elle Ödülü ve Almanya’nın 2002 Corine Uluslararası Kurgu Ödülü bulunmaktadır. Kitabın İncelemesi “Kim ve ne olursa olsun, yeryüzünde her insan, her zaman, dünya tarihinde başrolü oynar. Ve doğal olarak o bilmez bunu.” Ama bilmez mi gerçekten? Ego da bundan kaynaklı değil midir? İnsan ne kadar empati yapabilse de tam anlamıyla sadece kendi duygu ve düşüncelerinin farkındadır, gerçi bazen onun bile farkında değildir. Herkesin hayatı kendi evreninden ibarettir ve başkalarının evrenleriyle çakıştığında ister istemez, farketmeseler bile bir alışveriş olur. Hiçbir şey boş yere olmazken, günlük hayatta karşımıza çıkan biri bize, küçük-büyük farketmez, nasıl bir şey katmasın? Küçükken düşünürdüm: “Ben dünyaya hep bu gözlerle bakacağım.” Kardeşime bakardım, onun açısından dünyayı hiçbir zaman görmeyeceğim diye düşünürdüm. Zaten bu yüzden insanın kendine değer vermesi gerekmez mi? Yaratılanı sev, Yaradandan ötürü. Peki bu bakış açısında biz neden hep kendimizi atlarız? Kendimize vermemiz gereken değeri neden hep gözardı ederiz? Düşünsenize, hayatınıza bir sürü kişi gelip gidiyor. Ömrümün sonuna kadar hiç ayrılmayız dediğin biriyle ortada hiçbir sebep yokken ayrı düşüyorsun. Çünkü hayat böyle, insan değişiyor. Ama önemli olan, bu iç içe geçmiş evrenler silsilesinde herkesten pozitif manada bir şeyler almaya çalışmak ve verdiğimiz şeylerin de pozitif olmasına çok dikkat etmek. “Yaşlı büyücü,” dedi kendi kendine, “her şeyi bal gibi biliyordun. Bu kiliseye geri dönebilmem için biraz altın bile bıraktın. Paçavralar içinde geri döndüğümü görünce katıla katıla güldü keşiş. Sanki bunlardan esirgeyemez miydin beni?” Rüzgârın kendisini yanıtladığını duydu. “Hayır. Sana bunu söyleseydim, Piramitleri görmeyecektin. Piramitler çok güzel, öyle değil mi sence?” Gerçekten delikanlı Piramitlerin güzelliklerini görsün diye mi oraya gönderildi sizce? Bence kesinlikle hayır. Önemli olan varış değildi çünkü, yoldu. O yolda tanıştığı insanlar, üstesinden geldiği zorluklar ve öğrendiği derslerdi önemli olan. Piramitlerin güzelliği işin cabası… Evrensel Dil’i konuşmayı öğrenmesiyle kıyaslanamaz bile. Aynı şekilde, hazine bence o harcandıkça bitecek altın dolu sandıktan ziyade delikanlının yaşlı kralı, Simyacıyı, Fatima’yı ve yolculukta karşılaştığı herkesi tanımasıydı. Konuşmayı öğrendiği Evrensel Dil’in ona kattıkları, o altın dolu sandıktan çok daha değerli. “Herkes bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır. Ne var ki, hiç kimse kendisinin kendi hayatını nasıl yaşaması gerektiğini kesinlikle bilemez.” Günlük hayatta ne kadar çok “söylemesi kolay” demek istediğimizi farkediyor musunuz? Çünkü insanın yapısındadır yargılamak, sadece bazıları kendilerini tutmayı hiç beceremezler ve insanların işlerine burunlarını sokmaya bayılırlar. Oysa empati seviyesi ne kadar yüksek olursa olsu, kimse bir başkasının tam olarak ne düşündüğünü veya hissettiğini kavrayamaz. Çünkü herkes olayları farklı bir bakış açısıyla yorumlar ve işin güzel tarafı da budur; farklılıklar böylelikle meydana gelir. Herkesin aynı olduğu bir dünyada yaşamak çekilmez olurdu. Ama işte nefs, kendinden başka herkesi çok iyi tanıdığına inandığı için her konuda yorum yapmak ister. Oysa, ne demiş Mevlana Celaleddin, “Dün akıllıydım, dünyayı değiştirmek istedim. Bugün bilgeyim, kendimi değiştiriyorum.” Alıntılar “İnsan sevdiği için sever. Aşk’ın hiçbir gerekçesi yoktur.” “Bir düşün gerçekleşmesini bir tek şey olanaksız kılar: başarısızlığa uğrama korkusu.” “Bazen işi oluruna bırakmak, ilişmemek daha iyidir.” “Neden yüreğimi dinlemek
Damızlık Kızın Öyküsü (The Handmaid’s Tale)

Damızlık Kızın Öyküsü (The Handmaid’s Tale) Betül Tosun Nisan 15, 2024 Kitap Özeti Damızlık Kızın Öyküsü, Kanadalı yazar Margaret Atwood tarafından yazılmış distopik bir romandır. Kitap, her şeyi kontrol altına alan bir rejimin altında bulunan Gilead adındaki bir toplumda kadınların sadece üreme amaçlı kullanıldığı bir kurgusal dönemde geçmektedir. Başkahramanımız Offred, bir “Damızlık” olarak tanımlanan kadınlardan biridir ve rejimin liderleriyle üreme görevini yerine getirmek üzere atanmıştır. Hikaye, Offred’in geçmişine ve şu an yaşadığı gerçekliğe dair hatıralar arasında gidip gelirken, onun kadınların toplumdaki yerlerini, söz haklarını, özgürlüklerini ve bireysel kimliklerini sorgular. Kitap, politik, toplumsal ve cinsiyet temalarını derinlemesine ele alırken, okuyucularını düşündürmeyi ve sorgulatmayı hedefler. Yazarın Biyografisi Margaret Atwood, Kanada’da doğup büyüyen bir yazardır. Yazma ile yolculuğu beş yaşında başlamış ve yüksek lisansını İngilizce edebiyatı üzerinde yapmıştır. Bir feminist bakış açısı ile yazan Atwood, kitaplarında yeni başlangıçlar ve rol değişimleri hakkındaki temalara yer verir. Yazdığı kitapların hepsi de dünya ve çevresindeki insanlarla ilişkilerini sorgulayan kadınlar odaklıdır. Sadece kitap değil, aynı zamanda kısa öyküler, şiirler, çocuk kitapları ve tiyatro da yazmaktadır. Gösterdiği başarıya binaen yazar, hem Kanada’daki hem de Amerika’daki üniversitelerde İngilizce edebiyatı anlatmaktadır. Margaret Atwood, 2016 yılında PEN Pinter Prize ödülü kazanmıştır. Kitabın İncelemesi Eğer geleceği fazla detayla anlatabilirsek, belki gerçekleşmez. Bu düşünceyle Margaret Atwood “Damızlık Kızın Öyküsü”nü kaleme aldı. İlk önce bir insan, sonra bir kadın olarak bu roman beni bir gerilim filminin korkutamayacağı gibi korkuttu, çünkü gerçekçiydi. Her yazdığımız veya yazmadığımız kural, her cezasız bıraktığımız suçla, böyle bir geleceğe yaklaşıyorduk. ABD ve Türkiye dahil olmak üzere, nice ülkelerde bu gerçeği yaşayan kadın, çocuk ve adam yok muydu? Atwood bu kitabı yazarken hiçbir kurgu kullanmadığını söylüyor. Yazdığı her olay tarihin bir köşesinde gerçekleşmişti. Bunun farkındalığıyla bu kitabı okumak gerekiyor aslında. İlk sayfadan itibaren, Offred özgürlük hakkındaki düşünceleriyle beni mest etti. Elindekileri kaybedince kıymetini anladı ve bana da bir sabah kahvesinin, banka hesabı açabilmenin, evinden çıkıp alışveriş yapabilmenin, çalışıp kendi maaşını kazanabilmenin kıymetini hatırlattı. Offred’in hapishanesinde özgürlüğün tadını aldım. Daha ilk sayfalardayken bir pencereden bakmanın aslında özgürlüğü ne kadar tatlı kıldığını hissettim. Ben de Offred’in hikayesiyle bugüne kadar varsaydığım tüm özgürlüklerimi tekrar hatırlamış oldum. Bu roman aynı zamanda bir toplumda az bir mükafata karşı oluşabilecek kayıtsızlığı gösteriyor. Offred bile Nick’le olan ilişkisinin sayesinde sisteme alışıyor ve kendi çapında mutlu oluyor. Bir insanın sayılı güzelliklerle dehşet durumlara razı olabileceğini gösteriyor aslında. Okurken içimde bağıra bağıra durdum – tüm bu damızlık kadınlar birleşip onların üzerine kurulmuş bu sisteme karşı çıksalar, tüm sistem çökerdi. Ama olmadı; kadınlar, korkularına yenik düşüp bu hayata alıştıklarından ve psikolojilerini korumak için tüm bu şartlara razı olduklarından, hiçbir şey değişmiyordu. Offred, isyana meyilli olmasına rağmen, hayat koşulları onu biraz olsa da memnun ettiğinde, çok kısıtlı bir özgürlüğe bile razı oldu. Aslında günümüzdeki olaylara aynı gözle bakabiliriz. İnsan, çok ağır şartlara hızla alışabiliyor çünkü adapte olmak fıtratımızın bir parçası. Ama bundan dolayı kayıtsız kaldığımız daha ne kadar sıkıntı var? Devletlerimizdeki sağlık, eğitim, ekonomi sistemlerinde onlarca kişi mağdur kalırken, nelerden eksik kaldığımızın farkında mıyız? Aslında daha fazla kişi için daha verimli, mutlu, güzel günler yaşayabilirken, sisteme alıştığımız ve razı olduğumuzdan dolayı hepsinden eksik kalıyoruz. “Damızlık Kızın Öyküsü” de tam olarak bunu anlatmaya çalışıyor. Şartları zorlayıp, rahatlık alanımızdan çıkaran daha güzel günlere kendimizi itmeliyiz. Yoksa gün gelir ve bir küçük odaya, az bir yemeğe ve kısıtlı bir özgürlüğe razı oluruz. “Gazetelerde adı geçmeyen insanlardık. Baskının kenarındaki beyaz boşluklarda yaşardık. Bu bize daha fazla özgürlük verdi.” “Lydia Teyze şöyle dedi: ‘Bir çeşit özgürlük yoktur. Edinme özgürlüğü ve kurtulma özgürlüğü. Anarşi günlerinde, edinme özgürlüğüydü. Şimdi size kurtulma özgürlüğü veriliyor. Onu küçümsemeyin.’” “Nolite te bastardes carborundorum. O zalimlerin seni ezmelerine izin verme.” Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan