Miranda'nın Nisan Günlüğü
- Miranda
- Nisan 28, 2025
15 NİSAN 2025
Bugün yağlı boya dersimizde herkes dışarı çıktı. Manzara çizmek ve boyamaktı konumuz. Baktık ağaçlara, toprağa, göğe. Kuşlara baktık, yağmuru kokladık. Doğayla iç içe olmak ve baktığımız her yerdeki güzeli bulmak… Sanatçı olmak.
18 NİSAN 2025
Geceler ne çabuk geliyor öyle. Karanlık ne hızlı kaplıyor ortalığı. Bugün fark ettim, düşünmekten vazgeçtiğim ne çok şey var öyle: Bahar, çiçekler, karanlık, uyku, hayat… Hepsi, hepsini düşünmeyi bıraktım. Hepsi beni bıraktı. Yazmayı da bıraktım mesela. Yazmak güzeldi oysa. Oysa yazmadan insan, karanlık geldiğinde nereye çeker gideri? Yazmadan insan nasıl yaşardı ve arabada giderken gördüğü binlerce ağacın fısıltısını nereye söylerdi yazmasa.
21 NİSAN 2025
Bütün gülümsemeler bir gülümsemede saklı. Bütün aşklar bir kalpte. Bütün diller bir dilde saklı, bütün susuşlar bir susuşta. Bütün renkler bir renkte saklı, bütün hayaller bir hayalde.
23 NİSAN 2025
Dersim erken bittiği için kırmızı bir koltuğa oturdum sarı kapılı bir sınıfta. Bahar geldi. Dışarısı ılık. Ama Bahar sanıldığı kadar neşeyle gelmiyor. Nedense kış hep daha güzel, kış hep daha özel. Yazın o durağanlığında sanki ben de durağanlaşıyorum. İnsanlar yaz gelse de soğuk. Kelimelerim bile öyleler. İnsan her hissettiğini yazamıyor. Ya da belki artık yazmak isteyecek kadar kendini anlatmak istemiyor. Mesela tam manasıyla anlaşılan bir insan, yazma gereği duyar mıydı? Klimadan gelen ses her zamanki gibi tıkır tıkır tıkır. Yazın geceler de farklı oluyor. Mana yazın azalıyor, uzaklaşıyor: en azından benden. Belki de insan yine unuttuğundandır. Okumam lazım biraz, bir makale bitirdim Profesörümün hiç ilgimi çekmeyen giriş konuşmasında. Sonra dedim ki, ne çok zaman var boşa harcadığımız. Bu hayatta boş kalabilen tek yaratılış, zannederim ki insan.
27 NİSAN 2025
Istırap gibi geçen bir günün sabahından yazsaydım sana, böyle olmazdı. Ama sana ıstırap gibi geçen sabahını yine merhametinden güzele bırakan ışığın koynundan yazıyorum. Bu ışık,aşığı olduğum tek şey. Sahi, ne zor şey yaşamak. Bu ışık olmasa, insan neden yaşar? Lakin biliyorum ölüm var, ölümün koynunda da bu ışık var. O yüzden korkmuyorum, ne ölmekten, ne de bir ışığı sevmekten.
Bugün okuduğum kitapta şöyle yazıyordu “Üstüne rüyalarının mabadı serpilmiş salepten yudum yudum içerlerdi.” Rüyalarının mabadı … İşte öyle rüyalarım var, hayallerim var arkasını bir salepin üstüne ufalayıp içmekten korktuğum. Çünkü ben o rüyalarla bir umut pişirmek istiyorum, kırıntıları sevmek olan. “Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı.’’ bugün yaptığım gibi. Bugün yağmurun da benim de yaptığımız gibi. Pencerem açık uyuyorum artık, dışarının ılık havası sabahları tüm ormanın kuşlarını odama getiriyor. Kuşlarla uyanmak garip şey doğrusu. Yüklerinin içine lavanta şilteleri koyup yatıyorlardı okuduğum kitapta. Bu bana annemi hatırlattı. Valizimin birinden çıkan lavanta şiltesini koklayıp ağladığım da olmuştur belki, belki de sadece öyle olduğunu hayal ederek açtığım bir valizim vardır. Ben gerçekten, valizlerimden birinde Türkiyenin kokusunu saklıyorum. İçini açtığımda buram buram Türkiye kokuyor. Sırf o yüzden kullanmıyorum. Ve her açtığımda bol bol ve sessizce ağlayan bir yağmur olmamak için kendimi zor tutuyorum
‘‘Ölümün karşısında ne yapsak muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak.’’