Yağmur’a Ağıt

Yağmur’a Ağıt Nemocuuk Kasım 15, 2024 Vareden’in adıyla insanlığa inen nur, Bir gece yansıyınca kente sibir dağındanToprağı kirlerinden arındırır bir yağmur Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından.Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayatEn müstesna doğuşa hamiledir kainat.” Gönlüme yağan yağmurdan Haberin var mı sevgili?Kim bilirdiRuhumun bulutlarınınAğlamaya başlayacağını? Sen bilirdin, değil mi?Sen, Bilir miydin sevgili? Yağmurlar var gönlümde. Dışarıya yağmur yağıyor. Ben, Yağmurdan hoşlanmıyorum sevgili. Gel, dindir yağmurlarımı. Bildir bulutlara gelişini. Bulutlar utansın Sen varken Yeryüzünü ıslatmaya. Şemsiye ol bana, Nefretin yağmurundan koru beni. Çatım ol, Yağmurlar ulaşmasın bizlere. Evim ol, Sırılsıklam yapan tek şey beni, Aşkın olsun. Gelirsen bana, Gelmezsen sana aşk olsun. Gel, ey yağmurları dindiren; Aşk olsun! Sen gel sevgili, Açılmazsa yollar utansın. Sen çık yola, Yolunu keserse Eşkıyalar utansın. Uç, aç kanatlarını, İzin vermezse rüzgar utansın, Seni ıslatırsa Yağmur utansın. Yağmur, utansın. Dışarıya yağmur yağıyor sevgili. Benim sana en çok ihtiyaç duyduğum an, İşte tam bu an. Ben yağmuru sevmem sevgili. Gel yağmurda ıslanalım der misin? Deme. Dışarıda insanlar, hayvanlar ıslanırken Ben nasıl mutlu olabilirim sevgili? Nasıl sevebilirim yağmuru? Sen gel, Yağ gönlüme sevgili. Senin ıslattığın herkesin Huzurla dolsun içi, İnşirah bulsun kalbi. Sen öyle gel, öyle ıslat beni. Sen, ıslat beni. Kimsecikler üşümesin senin yağmurunda. Herkes dilden dile anlatsın Gönlüme nasıl yağdığını. Cümle alem bilsin Yağmurlarınla sırılsıklam olduğumu. Yağacaksan sen yağ sevgili. Yağacaksan, sen yağ. Dışarıya yağmur yağıyor. Ben, ruhumun askılıklarına takılmış bir haldeyim. Ruhumun aksiliklerine… Kara bulutlar yalnızca Benim göğümü kaplıyor. Yağmur her yere yağıyor lakin Ben karanlıklar içerisindeyim sadece. Beni sensizlik bu hale getirdi sevgili. Senin ışığın olmadıkça Bütün dünya bana karanlık sevgili. Senin nurunu görmüşken ben, Binler güneş olsa Bana yeter mi sevgili? Gözlerim kör, Gözlerim kör senden başkasına sevgili. Kimsecikler yetmiyor, Senden başka, Sonsuzluğa alışkın şu ruhuma. Gökyüzü yetmiyor bana sevgili, Çırpınıyorum Gökyüzünün ötesini görmek için. Deniz yetmiyor bana sevgili, Biliyorum Onun da bittiğini, Biteceğini.Ruhuma sen lazımsın sevgili, Bana sen lazımsın.İnsanların “Su, su!” diye inlediği şu çölde Sudan geçtim ben. Dilime darılırım “Sen!”den başka bir şey Söylerse sevgili. Seraplarımda sen varsın sevgili. Etrafım çamur, Sana koşamıyorum. Sen gelsen sevgili; Çamur çamur oluşuna utanır, Senden hariç yağan her pis yağmur Gökyüzünü ıslatışına utanır, Güneş varlığından utanır, Yıldızlar bir bir silinip gider Gökyüzünden, Ay seni görünce aşkından -aşkımdan- Ortadan ikiye Şak diye yarılır da İki parça olur. Ay iki parça olur sevgili, Gönlüm paramparça… Ben gelemem sevgili; Ayaklarımı kirletir etrafımdaki çamur Ve ben huzuruna O şekilde çıkmaktan Haya ederim, Utanırım sevgili. Yağan yağmur, Dünyayı çamura buladığına utanmıyor; Ben çamurlu bir dünyada yaşadığıma Utanıyorum sevgili. Çamura bulanmış ruhum, Kapkara ellerim-ayaklarım. Kalbim, sevgili, kalbim… Senin sarayına siyah yakışmaz sevgili. Matemli bene yakışır siyah. Senin terk-i dünyandan beri Yaslardayım sevgili. Sana layık olmayan kalbimin siyahı, Libasıma yansıdı sevgili. Sen gel sevgili; Siyah, renklerden oluşuna utansın. “Işıksızlık” dedikleri siyah için; Sen gelsen sevgili, Işıksız bir yer kalmaz kâinatta. Sen gelsen sevgili, Siyahlar parlar alacakaranlıkta. Sen gelsen sevgili, Sen gelsen… Hasret, sevgili, ah hasret! Vuslat, sevgili, ah vuslat! Gönlümün pınarları yetmez mi dünyaya, Gönlünün pınarları yeter. Sensiz bir yağmura ne hacet? Aşkım fışkırırken şu toprağa, Aşkın fışkırırken… Bütün ırmaklarda sen dolaş sevgili, Bütün balıkları sen besle. Gel, o mübarek -Uğruna başlar feda, Uğruna canlar feda- Ellerinle Susuzluğumuzu sen gider sevgili. Bir kırba su bulunur elbet, Beş kıtayı beş parmağına böl, Şehadet parmağını şu kuluna ihsan et sevgili. O kırbayı ben gözyaşlarımla doldurayım, Küre-i arz senin için akan gözyaşlarıyla Taşsın sevgili. Sen yağsan aslında, Bilirim ki herkes bayram eder. Çiçekler daha bir canlı açar kırlarda, Böcekler daha bir heyecanla uçuşur Yağmurun altında, Hayat daha bir aşkla devam eder koşuşturmasına, Kalem daha bir şevkle koşturur yazmaya. Sen ıslatsan aslında tüm dünyayı, Parıl parıl olur her yer ve herkes. Kara gözler ışığınla kamaşır, Kör gözler nuruna açılır. Ah sevgilim, bir gelsen… Ruhum sana hayran, Ruhum sana muhtaç… Seni bekleyişimdendir Yağmuru sevmeyişim ey sevgili, Senden gayrı Yağmuru bile istemeyişim. Rahmet, Ey alemlere rahmet olan, Ancak alemlere rahmet olarak gönderilen; Rahmet ol bana, Rahmet vesilesi ol, Merhamet ol bana sevgili. Liva-ül Hamd sancağı altında, Sana vaat edilen Makam-ı Mahmud’da… Sen gel, söz veriyorum Islanmak için dışarı koşanların İlklerinden olacağım Elimden geldiğince. Yeter ki sen gel… Yağmur duasındayım, Üstümde yağmurluk, Ellerim toprağa çevrili… Yanımda amcan yok diye Gelmeyecek misin? Amcan kalbimde, Sen kalbimde, Yetmez misin? Yetsen gönlüme, “Yettim!” desen, “Kurumuş topraklara geldim; Yağmur bekleyen, Alev alev yanan coğrafyalara…” Senden başka hiçbir yağmur, Söndüremez yangınımı; Kapkara bulutlara, Kapkaranlık bulutlar ekmeye devam eder. Yağmur diniyor yavaş yavaş Yağmur’um… Bir sonraki yağmurda Yağman ümidiyle… Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Yağmur!

Yağmur! Betül Tosun Kasım 15, 2024 Yağmur! Bazen iki damla gözyaşının derya ettiği damlalar. Bazen ise, özgürce kucakladığımız nevbahar. Bazenleri, Yusuf’un kuyuya düştüğü gibi gözlerimizin semaya dikildiği o anda yaşadığımız ızdırap. Bazenleri, arkamıza bile bakmadan kaçtığımız fırtına. Yağmur bu işte. Kimine rahmet, kimine felaket. Kimine sonsuzluğu hatırlatan beste, kimine ise kesintilerin başladığı son durak. Kimi sever yağmuru, gözyaşlarıyla kelimeleriyle süsler. Kimi de kaçar kaçabildiği kadar uzaklara. Ama hayatın bir gerçeğidir yağmur. Ne onsuz olur bu dünya ne de onunla yaşanır. Herkesin yağmurlu hikayesi farklıdır. Benim ise yağmurla hikayem bir uzak diyarlarda başlayan kaybolmuş kuşun öyküsü ile başlıyor. Eylül’ün, toprakların suyla buluştuğu vakit benim anılarımda yağmurla şereflenmişti. Kaldığı yerle ilgili hiçbir fikri olmayan bir kanadı burkulmuş, diğer kanadı ise uçmaya hazırlanan bir kuş gibi bakıyordum. Bir yandan şimşek sesleri, diğer yandan annemin gözyaşlarının semaya götürüldüğü o kutlu an. Geceyi ve gündüzü birbirine bağlayan seher vakti. Sanki topraktan çok biz susamıştık ıslatmaya, yeşerip çiçek açmaya. Öyle bir bulut kaplamıştıki gökyüzünü, bir mesaj vermeye çalışıyordu ama gözlerimiz o zaman onu anlayabileceğimiz kadar aydınlık değildi. Sadece temizleniyorduk yeni doğmuş bir çocuk gibi, yeni bir hayata merhaba diyorduk. O zamana kadar hiç bir anlamı olmayan yağmur, benim için bir diriliş, bir yenilikti. İşte böyle bilemezsin, neyin senin için bir gün dost, bir gün düşman olacağını. Neyin hasret, neyin vuslat olacağını. Bilmiyordum gökkuşağının burada asılı olduğunu. Arkadaşlarınızla paylaşmanız için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Yolculuğun Mayası: Izdırap

Yolculuğun Mayası: Izdırap Dilara Özdemir Ekim 15, 2024 Tüm muhteşem hikâyeler gerçekten iki şekilde mi başlar? Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı mı gelir? Ya bu yolculuk insanın kendi içineyse? Kendini keşfetmesiyle ilgiliyse? Kendi iç dünyasına yolculuğa çıkmamış bir insan, dünyanın neresine giderse gitsin eksik değil midir? Eksik biri, tam olmadan muhteşem bir hikâyenin başrolü olabilir mi? Belki de bu iç dünyamıza yolculuk, fiziksel yolculuğa çıkmadan gerçekleşemiyordur, o yüzden öyle demiştir yazar. Hayat aynı şekilde devam ederken, insan bir sabah kalkıp “Ben bugün iç dünyama yolculuk yapmaya karar verdim.” diyebilir mi? Bence diyemez. Bence, onu düşünecek noktaya bile gelebilmesi için yolculuğa çıkması, başka insanların hayatına dokunması, incinmesi, sevmesi, öfkelenmesi, ızdırap çekmesi gerekir. Mesela bir yaprak, ağacın dalındayken anlamaz ki yaprak olduğunu. Etrafı başka yapraklarla çevrilidir çünkü, farkı göremez. Güneşi gördüğü ilk andan beri, kendini bildi bileli o dala, o ağacın kütüğüne dayanmıştır. Ama gün gelir, kopması gerekir o daldan. Sararıp, solup gübre olmak için değil, rüzgâra karışıp yeni yerler görebilmek için. Ama bildiği yerden kopmadan yakalayamaz o fırsatı. Rüzgâr çetindir, onu nereye götüreceği belli değildir. Bazen hızla yere çarpar onu, bazen de göklere çıkartır. Ama yaprak hepsine razıysa eğer, inişiyle çıkışıyla sever rüzgârı, hayatı. Ya da bir yağmur damlası, belki de ayrılmak istemiyordur buluttan. Belki gökyüzünün o uçsuz bucaksız, insanın içini eriten huzurunu bırakıp da yeryüzüne inmek istemiyordur. Belki korkuyordur birinin kocaman sarı yağmur botlarının altında ezilmekten. Belki de bir arabanın ön camına düşüp de silecekler tarafından fırlatılmaktan ürküyordur. Ama o bulutu bırakmazsa bilemez ki, sevdiğinin gözlerinin içine bakan bir kadının kirpiğine konacağını, onların sevdasına şahit olacağını. Eğer kendini bırakmazsa yerçekimine, bir çiçeğe hayat olma sevincini yaşayamaz ki. Bütün hikâyeler bir yolculukla başlar. Hayat bu yolculuktan ibarettir. İlk nefesimizi aldığımızdaki feryadımızdan, gözümüzü son kez kapayıncaya kadar devam eden yolculukta önemli olan varmak değil, yolda olmaktır. Yolu güzelleştiren de kimlerle o yola çıktığımızdır. Kalbine ayna olan insanlarla o yolculuğa çıkıldığında, o zaman insanın kendi içine doğru yolculuğu da beslenir, desteklenir. Bir bitki yalnız kalıp filizlendikten sonra gökyüzüne başını uzatıp nefes alabilir. Eğer çevresindeki toprak uyumlu olmazsa yolculuğu yarıda kalır, tohum olmaktan bile çıkamaz. Ama sabırla kendi içinde büyüdükten ve incecik, kırılgan bedeniyle o taş gibi toprağı deldikten sonra bütün güzelliğiyle selam verir dünyaya. Ve her şey, bütün güzellikler dâhil, insanın kendi içine yolculuğu ve ızdırabıyla başlar… Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Beyaz Yağmur

Beyaz Yağmur Bilal Uygur Ekim 15, 2024 Yağmur var dışarıda, gözlerimi bir türlü açamıyorum ama biliyorum ki yağmur var, sağanak yağmurun getirdiği o kulaklarımın pasını silen sesi duyuyorum. Yatağımda değilim artık sanki.Yorgunluktan bitmiş, tükenmiş bir şekilde eve geldiğim gibi tek hedefim yatağıma ulaşmaktı. Gökyüzünde çakan şimşekleri görürken gök gürültüsünün sesini duymamak garip bir histi. Her saniye gökyüzünün ışıldaması görkemli bir manzaraydı. Bunlar yaşanırken aynı zamanda tek amacım yatağa atmaktı kendimi. Başım yastık ile buluştuğu anda da kendimi uyku alemine bıraktım. Gecenin bir vakti, saati bilmiyorum ama yağmur var dışarıda. Tek duyduğum yağmur damlalarının yere vurduğunda çıkardığı sesti. Başka hiç ses yok. Ne bir insan sesi ne bir kuş sesi ne de başka bir gürültü. Yağmur ve ben. Kalkıp pencereden sesini duyduğum yağmur ile göz göze gelmek istiyorum. Onunla bir olmak için. Gariptir ki kalkmayı geçtim gözümü dahi açamıyorum. ‘Yorgunluktan dolayı herhalde’ diyorum ve sadece sesleri dinlemeye devam ediyorum. Yağmur o kadar nazik ki onun nezaketi eşliğinde tekrar uykuya dönüyorum.Yine gece vakti ve yine yağmur var, devam ediyor ama bir önceki ile aynı yağmur değil. Bu sefer daha hüzünlü sanki. Sesler yine kulağımı okşuyor ve bu sefer gözlerimi açabiliyorum. Dışarısı tamamen karanlık yağmur tanelerini göremiyorum bile. Dışarıda bulunan tüm ışıklar sanki emilmiş. “Ama nasıl? Yağmurun kendisi mi acaba bunu yapan?” diye düşünmeden edemiyorum. Yatağımdan kalkmaya yelteniyorum ve evet başarılı bir deneme. Ama odamda değilim, odamdayım ama sanki benim bildiğim odam değil burası. Her şey değişik hissettiriyor. Pencereye yaklaşarak dışarıya daha dikkatli bir şekilde bakıyorum. Bazı yağmur damlaları beyaz. Gözlerimin önünden sanki ışık hızında beyaz renkler yere çarpıyor ve anında kayboluyor. Dışarıda bulunan tek ışıklar da bu beyaz damlacıklar. Elimi uzatıp pencereyi açıyorum ve yüzüme vuran serinliği hissediyorum. Yağmurun dokusu, tenimde bıraktığı o ferahlatıcı his, beni gerçekliğe biraz daha yaklaştırıyor. Beyaz damlacıkların sırrını çözmeye çalışırken, bir yandan da bu anın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Damlaların beyaz ışıltısı ve yağmurun melodisi, ruhumun derinliklerindeki yorgunluğu alıp götürüyor sanki. Bu hüzünlü, ama bir o kadar da huzur verici yağmurda kaybolmuşken, kendimi ve etrafımı yeniden keşfediyorum. Yağmurun bu sihirli dokunuşu altında, aslında her şeyin değişebileceğini fark ediyorum. Ayaklarım beni yeniden yatağa götürüyor. Kapanan gözlerimle, yağmurun tatlı fısıltısına kendimi bırakıyor ve yeniden uykuya dalıyorum. Bu gece, yağmurla bir bütün olarak, rüyalarımda kayboluyorum. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Derdi Zamanla

Derdi Zamanla Fatma Sena Bark Eylül 15, 2024 Hepimizin derdi zamanla;Hani o asla durmayan ve asla geri gelmeyen,Yerine göre eğilip bükülebilen,Hatta görecelendirilebilen belki amaKatiyen kimselere yetmeyen o zamanla… Ömrümün derdi zamanla;Az ye, az iç ve de az uyu,Yine de fayda etmeyen,Bana mısın demeyen,Damağına bir parmak bal değdiripGerisini kendisiyle götüren o zamanla… Ruhumun derdi zamanla;Hani o tatlı kalp çarpıntısını,O daimi mütebessim bakışları,Gözlere işlenen sevgi hüzmeleriniAnılaştıran o zamanla… Gönlümün derdi zamanla;Bir eyaleti, bir mekanı,Bir evi, bir ormanı,Bir yemeği, bir çadırı,Bir fotoğraf karesini,Aynı yerlerde dolaşmayıHüzne bulayan o zamanla… Benim derdim zamanla;Hani o en leziz anlarda,Dursun istediğin insanlarla,Sonsuz olsun dediğin anıdaSu gibi akıp giden o zamanla… Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Çayın Muhabbeti

Çayın Muhabbeti Bilal Uygur Eylül 15, 2024 Ne güzel şey bu çay. Durduk yere aklınıza gelir, der ki beni şöyle güzelce bir demle de hasbihal edelim birbirimizle. Diyeceksiniz ki şimdi çay ile hasbihal mi olur? Çay, ince belli bardağa doldurulduğu anda kendine has rengiyle ilk önce bir göz teması kurar, selamlar sizleri. Sonra sıcaklığıyla beraber buharını gönderir, halinizi hatırınızı sorar. İşte o an, o güzel muhabbet başlar. Günün verdiği yorgunluğu, dertleri anlatmaya başlarsınız ister istemez. O da karşılıksız bırakmaz sizi. İlk yudumunuzla beraber sıcaklığını hissettirir hemen size. Elini uzatıp size yardım etmek istediğini anlatır. Sonra bir bakmışsınız ki tüm yorgunluğunuzu almış, kafanızdaki dumanları dağıtmış bir anda. Farkında bile olmadan o denli hasbihal etmişsiniz ki, ne dert kalmış, ne tasa. Sadece dertleşmek için mi çay içeceğiz diye sorarsanız, hayır tabii ki. Düşünün ki kışın evinizin balkonunda oturuyorsunuz, dışarısı karlarla örtülmüş vaziyette, bembeyaz. O an içinizi ısıtacak bir şeyin eksikliğini hissediyorsunuz. Tam bu anda aklınıza hemen çay gelmediyse eğer, çay ile olan bağınızı bir gözden geçirmenizi isterim. O sizi soğuk veya sıcak demeden hiçbir yerde yalnız bırakmazken sizler de onu hatırınızdan çıkarmayın. Eh tabii ki kimseyi çay içmeye zorlayamayız, vardır eminim aranızda çayı sevmeyenleriniz. Ama çaya olan sevdamızı sizlere de aktarmazsak haksızlık etmiş oluruz. Hem dertleşebildiğimiz hem muhabbet edebildiğimiz hem de her daim içimizi ısıtan bir şeyleri veya birilerini bulmak zor malumunuz. Ancak çay öyle bir yetişiyor ki imdadımıza bazen.. Oh be diyorum çay demlendi, rahatlamanın zamanı geldi. Sadece çayın kendisi değil çayın getirdiği insanlar, muhabbetler de cabası. Öyle dostluklara, sevdalara vesile oluyor ki unutmak imkansız. Sözlerime çay ile ilgili çok sevdiğim bir söz ile son vermek istiyorum sevgili dostlar: “Her şeyi salla ama çayı sallama.” Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Yalnızlık

Yalnızlık Ayşe Zehra Erdoğan Ağustos 15, 2024 Sen ne kadar mutlu hissetsen de kendini, Hayatın içinde, attığın her adımda yalnızsın. Durdurak bilmeksizin akıp giden zamanda, Yastığa başını koyduğun zaman, yalnızsın. Duvarlar arasında sıkışıp kaldığında, Ruhunun sesini duyduğun anda, Kıyamet durağında beklerken, Anan, baban, nerede? İşte tam o sırada, kalabalıklar içinde yalnızsın. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Gecikmeli Varış

Gecikmeli Varış Bilal Uygur Ağustos 15, 2024 Sonunda eve dönmenin verdiği bir heyecan. En son eve gitmemin üzerinden iki ay geçmiş ve yaşadığım yoğunluk sonrasında eve gidip zihnimi boşaltabileceğim düşüncesi hakim. Bu heyecanla birlikte tren garına doğru yol alıyorum. Kısa bir bekleyiş sonrasında trene atlayıp koltuğuma oturuyorum. Tren hareket ediyor ve kendimi dinlediğim müziğe bırakıyorum. Bir süre sonra tren, seyahat planında yer almayan bir durakta duruyor. Diğer yolcular gibi şaşkınlıkla koltuğumda hareketleniyorum. Tüm merakları gideren o anons geliyor: “Yaşanan fırtınadan dolayı hareket edemiyoruz, gelişmeler oldukça sizi bilgilendireceğiz.” Merak giderilmişti ama bu sefer endişe hemen akın etmişti beynimize. Ne kadar sürecek, devam edebilecek miyiz… Ha bu arada durduğumuz durak küçücük bir köyden başka bir yer değildi, yakınlarda ne bir market ne de herhangi bir yaşam belirtisi görmek mümkün değildi. Diğer yolcularla beraber “Kimsin, ne yapıyorsun?” tarzında muhabbetler başladı ister istemez. Aramızda konuştuğumuz dili bilmeyen bir kişi de vardı ve ona da neler olduğunu çeviriyorduk. Bir anda hiçbir şekilde birbirini tanımayan insanların durum gereği birbiriyle sıcak bir şekilde muhabbet etmeye başlaması ne kadar ilginçtir. Telefon ile konuşan bir yolcunun gülerek “Ne elektrik var, ne yiyecek var ne de su var, bildiğin hayat yok şu an.” ifadeleri ile herkesi güldürmeyi başarmıştı. Bu sırada tren görevlileri su ve atıştırmalık dağıttı ki o anda böyle bir değişikliğe kesinlikle ihtiyacımız vardı. Derken üç saatin sonunda gelen yeni bir anons. Cümlenin “Maalesef” ile başlamasıyla beraber hepimizin yüzlerinin düşmesi bir oldu. Yeni gelen bilgiye göre fırtına dolayısıyla güzergah üzerinde bir bölgede raylara ağaç düşmüştü ve tüm tren seferleri iptal edilmişti. Onarım süresi ise tahmini 8-10 saat kadardı. Evet, sanırım bunu duyduğumuz vakit verdiğimiz tepkileri tahmin edebiliyorsunuzdur. Herkes bir anda telefonlara sarılmış, hem yakınlarıyla durumu konuşuyor hem de diğer yolcularla alternatifleri tartışıyordu. Az önce ne kadar tenha bir yerde olduğumdan bahsetmiştim değil mi? Başka herhangi bir yolumuz yoktu, taksi çağırmak dışında tabii. Fakat gitmek istediğimiz yerin uzaklığı düşünüldüğünde ödeyeceğimiz miktar hiç mantıklı gelmiyordu. Bu sırada yeni bir anons daha. Alternatif bir fikir ortaya atılmıştı. Geldiğimiz yere doğru dönerek, şu anki güzergahın etrafından dolaşacaktık. Hiç olmazsa yolumuza devam edebileceğimizi öğrenmiş olmak içimize su serpmişti. Yola çıkabilmemiz ise bir iki saatimizi daha almıştı. Fakat hareket ettiğimiz anda herkese tekrar bir rahatlık ve sakinlik çöktü, en nihayetinde geç de olsa yolculuk devam etti. Dört saat sonunda evde olacağımı düşündüğüm bu yolculuk bir anda 10 saat süren bir maceraya dönüşmüştü. İnsanların zor durumda kaldığında birbirine verdiği destek, zor durumda olunsa dahi sürekli bir çözüm arayışında olmak ve o durumda bile birilerinin herkesi güldürmeyi başarması bu hikayenin tatlı tarafını oluşturdu. Eve vardığımda nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum bile. Emin olduğum tek şey ise, uyumadan önce bizlerle sürekli iletişim halinde olan tren görevlilerinin yola çıkabildiğimiz anda “Bizler kahraman değiliz, asıl kahramanlar sizlersiniz.” ifadelerinin kafamda sürekli tekrar etmesiydi. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Sensizliğin İzleri

Sensizliğin İzleri Nermin Yetkin Temmuz 15, 2024 Ağır geliyor bana sen olmak bile.Burası eski değil, yeni olamayacak kadar da taze.Soluduğu hava, ağır gelir mi insana?Düştüğümde sığınacağım liman nerede, ha söyle bana! Madem yanılacaktı insanoğlu hep,Ne diye çıktı içinden koca gül bahçesi?Ben mi şaşırdım yolumun uzunluğuna?Yoktu ki yanımda beni benden alan bir yar, bir ana… Konuşmak yetmedi be baba!Taşıdım içimde eski mapusluğumu;Tekrara sarmanın verdiği delirmenin kıyısı;Sandım ki bu şehir sarar beni.Saracak çok şey varmış bu dumana… Gayemin güzelliğini idrak edemeden sordum bahçıvana,“Gözyaşımdaki saklı nedir?”Acıyı tatlı eden dudaklarıma,Aldı beni, olamadan renklerin en güzeli.Meğer yanımdakilermiş beni cevher eden deli!Kıpır kıpır edermiş kapı aralığındaki güzel bahaneler. Beni derbeder eder seni bulamadan,Göçüp gitmek, sandaldan gelen tıkırtılardan.Selam söyleyin kokusu kalmış yollardan!Hoş ki olduran ben değilmişim, gönlümde bir yer edinmişsin,Öyle söyledi yansıyışımdaki sensizliğin izleri. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan
Portakal Kokulu Bahar

Portakal Kokulu Bahar Fatma Sena Bark Temmuz 15, 2024 Tebrik ederim, teşrif edebilmişsin beni yarım bıraktığın yaraya. Ne oldu, böyle bir giriş beklemiyor muydun? Neden? Ben hep naif oldum ve alttan aldım diye mi? Yok, kartlar yeniden dağıtıldı. Bana bir de açtığın yaranın penceresinden bak, cesaretin varsa, yüreğinde yiğitlik, gözlerinde mertlik kaldıysa. Ben değiştim. Biliyorum pek ihtiyacım yok bunu söylemeye, sen daha girişten anladın. Çünkü sana özlemimi doldurup gözyaşlarımda suladığım mektuplar gibi değil bu elinde tuttuğun kağıt. Gözünden kaçmaz, tabi sen hala eski senden izler taşıyorsan. Mesela kelimelerim bile daha dik yazılıyor artık. İçlerinde sana olan sevda solunca ve hayranlık çıkınca aradan, böyle diktiler sırtlarını. Görebiliyor musun, her harfin ilk kağıtla buluştuğu o nokta daha ıslak artık. Ama bu seferki hasret gözyaşlarından değil. Elimin geçen zamanın hesabını sorar gibi kağıda daha sert yazmasından. Her harfte var biraz o hiddet, kırılmıyor inadı. İlk başlarda denedim. Çünkü senin için ne kadar kolaysa da, ben senin sevdanla yeşerttiğim bu gönlümün bahçesine hürmeten denedim korumayı. Öyle tek kalemlik değil işte her şey. Üstünü çizip de atlayamıyorsun, tutuklu kalıyorsun, bazen bir kelimede bazen ise bir hecede. Ne o, tuhaf mı geldi bu dik duruş? Aklın kalmasın, ilk başlarda biraz iğreti durmuştu ama hakkını yiyemem, sen çok yardımcı oldun. Senin bana susmaların, göz çevirmelerin sayesinde ince ince işledim her potluğu. Artık tam üstüme göre. Taşırım yani bunu dik başım ve ileri bakan gözlerimle. Sen sakın ola sevdandan incinme. Böyle dünyası dönüyor, içi dışına çıkıyor adeta insanın. Kaçırma gözlerini, bak bana, ben canlı örneğiyim bu durumun. Ben yine de yalan söylemeyeceğim sana. Sen de yara al diye kelimelerimi silah yapmayacağım. En çok beni yaralıyor. Benim canım artık biraz da sen. O yüzden sen de kana diye canımı kırmayacağım. Çünkü merhem diye sensizliği sardığım hiçbir yaram kabuk tutmadı. Ne o yüzündeki afallamış bakış? Gerçekten inanmış mıydın? Sen beni birkaç kelimenle öldürüp sensizlikle süründürürken benim buna yeltenmemiş olmam, çok mu küçük düşürücü? Merak etme, sadece bununla sınırlı değil izlerin. Ben mesela eskisi gibi gülemiyorum, gözlerim ışığını kaybetti. Tebessümüm ise içten değil, bir başka duruyor yüzümde. Ben hazan mevsiminin mesken tuttuğu bir kar küresinde sıkışıp kaldım. Giderken cemrelerimi de aldın. Ne soluduğu havaya, ne içtiğim suya, ne de bana can olan toprağa düşmüyorlar yokluğunda. Baharım gelmiyor sensiz. Sen bilmezsin, bilsen senle konuşurken titreyen sesimden bilirdin zaten hayatımın nasıl ilmek ilmek sana bağlandığını. Kesmeye kıyamazdın o el oyası misali örülmüş işlemeleri. Sahi sen ne zaman böyle güçsüz kaldın? Yoksa çok mu iyi öğrettim rol yapmayı da ruhum mu duymadı? Şapka çıkartıyorum sana, iyi öğrenciymişsin vesselam. Değişmediğim yerler de var. İçimdeki sen, emanetine öyle sahip çıkıyor ki aşamıyorum, kendime ulaşamıyor, bir yabancı olarak kalıyorum adeta. Neyse boşverelim artık değişen beni ve bende değişmeyen seni. Bendeki zaten saman alevi işte, sana söyleniyor sana sönüyorum. Tüm sitemlerime rağmen söylemek istediklerim var. Ben sende ümitsizlik görmüyorum. Küçükken uçan balonun kaymış ellerinden ve o sık sık ziyaret ettiğin ağacın dalları arasında sıkışıp kalmış. Çok uğraşmışsın, çabalamışsın ama boyun yetmemiş balondan sarkan ipi tutmaya. Şimdilerde ise azıcık uzansan değeceksin ipe, sıkıca kavrayıp bir daha bırakmayacaksın. Ama sen bakmayı adet edinmişsin, uzanmak içinden gelmiyor resmen. Dene lütfen. Benim hatırım için. Bendeki sen kadar değerim var mı ya da kaldı mı benden bir iz bilmiyorum. İçinde benden ne kaldıysa hepsinin hatırı için dene. Göreceksin, o balon, sandığın kadar ulaşılmaz bir noktada değil. Bir uzansan o balona, sana uzattığım eli tutmak daha kolay olacak inan bana. Ben hep buradayım ama bakmazsan, göremezsin. Hadi kaldır başını. Sonra da tut elimi. Yüreğimin hasret kaldığı cemreleri düşürelim. İçime baharı getirelim. Ümit bahçelerimiz yeşersin. Görüyorsun ya sensiz gelmiyor işte. Geç değil, kalkmadı o tren, kaybolmadı gözlerinin önünden. Ben gerçekten anlamıyorum. Ben senden vazgeçmemişken sen nasıl kendinden geçiyorsun. Gerçi bu şimdinin mevzusu değil. Baharımız gelsin, açsın çiçeklerimiz ve yeşersin ümitlerimiz, bunları senin ağacın altında oturur uzun uzun konuşuruz. Sakinliğin sesini dinler, huzuru yudumlarız o dumanı tüten sevda bardaklarımızdan. Geç olmadan işe koyulalım. Hem senin ağacına kuru dallar değil, portakal çiçeklerinin zarafeti daha çok yakışıyor. Gel yolumuza çıkanlara inat biz baharı yaşatalım. Çünkü sen de en az benim kadar iyi biliyorsun ki, değer. Denemeye, uğraşmaya ve bu uğurda çabalamaya değer. O zaman haydi, biraz sen, biraz ümit, biraz da portakal koksun bu bahar. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şebnem Ferah Sanat & Kültür Hindistan