Kuşlar Konuşsaydı
- Miranda
- Mart 14, 2026
İşte orada, orada duruyordu. Söğütlerle kaplı ağaçların olduğu parkta, herkesin yanından geçip gittiği o bankların birinin sağ köşesinde: Unutulmuş bir şiir.
Hangi kalemle yazıldıysa harfleri tüm yağmurlara rağmen hala orada, tüm siyahlığı ile duruyordu. Hem aşkla yazılan şeyleri, fırtınaların uçurup götürmesi zaten çok zordu.
İşte şimdi güvercinlerin saçlarıma değip havalandıkları yerde, ben öylece durmuş bekliyordum. Gelip geçen insanların yüzlerinde bir hayal kırıntısı arıyordu gözlerim. İşte bulduğumda, ona tutunup bir uçurtma gibi yükselecekti yüreğim.
Sonra artık balkondan adını seslendiği anneleri yoktu çocukların. Penceresinde ekmek beklediği bir babaları yoktu. Ve dondurmaları erimezdi yazları. Artık cebinde yetmiş beş kuruşu olan hiçbir çocuk, bir düş kuramazdı. Kavunlu bir dondurmanın eriyen bir hayali bile yasaktı ona. Hem karınca yollarını takip edemezdi ellerim. “Ben geliyorum çekilin karıncalar.” diyen, onları uyaran ışıklı ayakkabılarım yoktu, onlarla karınca dili konuşacak kimse kalmamıştı.
Güller, yanaklarını daha kırmızı yapar deyince, gül reçeli yapsın diye annesine gül yaprağı toplayan hiçbir çocuk yoktu. Kaldırımların eksik ve çökük taşlarına kurduğu tebeşirden bir hayali yoktu mesela kimsenin.
Kiraz ağaçlarının mevsimi değildi artık Bahar’ın adı. Kurtlu elmaların ekşi tadında saklı değildi yazın gelmesi. Temiz çamaşırların hangi renk mandallara asılacağını seçemiyordum artık, çamaşır ipleri yoktu. Ve çamaşır ipleri yoksa, ona konabilecek kuşlar da yoktu. Ve sahi, hangi rüzgar getirecekti bana, komşunun kullandığı yumuşatıcının yaseminli kokusunu?
Şimdi ezanın sesleri kulaklarını doldururken, hüzünle göğü izliyordu. Ezanı olmayan ülkelerin, ezanı hatırlatan çocuklarını düşleyerek…
Pazarları kurulan pazarlarda saklıydı tüm azarlar. Kedilerin uykusu kadar kısaydı hayat. Burada, sigara dumanları bile yokluğuna karışıp gidiyordu.
Yokluğun, öyle çok şeyi alıp götürüyordu ki bu şehirden, kırmızı gökyüzünü sadece ben görüyordum. Kimse kafasını kaldırıp bu hüznü misafir etmiyordu yüreğinde. Benim yüreğim ise kapılarını sana sonsuza dek açıyordu. Açmadığı an ölmeyi dilemiştim, belki de ondandı.
Şimşekler şimdi oyun oynuyordu hepimizle. “Gülümseyin çekiyorum!” dedi bir tanesi, sonra her yer bembeyaz oldu.
Kimse gülümsemedi o fotoğrafta. Gökyüzünün bitmez bilmez bi hafızası var oysa.
*
Şimdi, orada öylece duran yazıyı her gelip geçen gibi, unutulmuş bir şiire yakışan en güzel şekilde terk ediyordu.
Bankın sağ köşesine bir serçe kondu. Eğer insanca bilseydi, ve şiiri okusaydı işte şöyle okurdu:
Bu şehrin yüreği sende çarpıyor.
İnsan, sana kan taşıyan bir damar olamayacaksa; bu şehirde yaşamamalı. Çekip gitmeli…