Düşüncelerin Ağzı Var

Düşüncelerin Ağzı Var Hamza Seçkin Mart 14, 2026 İnsanların düşündükleri şeylerin otomatik olarak ağızlarından çıktığını düşünelim. Dünyada ne kadar büyük bir kaos olurdu sizce? Bundan dolayı belki de düşündüğümüz şeyleri içimizde tuttuğumuz yere, iç dünya demekteyiz. Kulağa basitçe anlamlandırılan bir terim gibi geliyor ama öyle olmadığı kanaatindeyim. İç ve dünya. Sadece senin bulunduğun, kimsenin karışamadığı özel bir yer. Ya kral sensin, ya da en büyük şeytan. Ve hepimizin dışarıya yansıttığı karakter, aslında iç dünyalarımızın nasıl inşa edildiğiyle alakalıdır. Kimileri aceleyle konuşur; kimileri gergin, tembel veya küfürlüdür. Ağzından ne çıkacağını bilemez. Konuşmalara lap diye girer ve kendi çizgilerini koruyamaz. İç dünyasında şeytan tohumu vardır. Kendini eğitememiştir. Kimileri ise yaprak kadar hafif, sabırlı ve anlayışlıdır. Önem verir. Dikkat eder. Çünkü iç dünyası da öyledir. Kimilerinde ise kaos hâkimdir. Volkanlar patlar. Sürekli gelen düşünce silsileleriyle boğuşur. Niyeti ve kendisi iyidir belki; ama geçmiş travmaları onun iç dünyasını harabeye çevirmiştir. Dışarıdaki açık dünya, onun korkarak deneyimlediği ve asla tatmin olamadığı, adlandırılamayan bir terör alanıdır sadece. Günümüz dünyasında maddi olarak bir şeyler elde etmek mümkündür ve nispeten bir sisteme sahiptir. Meslek edinmek, okumak veya ticaret yapmak bunun genel ve kabul görmüş örneklerindendir. Ne yapacağın, nasıl ilerleyeceğin aşağı yukarı bellidir. Fakat iç dünyada herhangi bir sistem yoktur. Patron sensindir ama ortada çalışan yoktur. Denetleyen sensindir ama denetlenen de sensindir. Terapiye gitmek ya da ilaç tedavisi almak bazı kapıları aralayabilir; fakat sorunları yüzde yüz çözmeyebilir. Çünkü insanın kendisini manipüle etmeye başladığı ilk yer, yine kendi iç dünyasıdır. Bir insanın kendi iç dünyasını kontrol edebilmesi için, önce kendini tanıması gerekir. Kendini tanımadan kontrol etmeye çalışmak; karanlık bir odada, neye ait olduğunu bilmediğin düğmelere basmaya benzer. Işığı açmadan düzen kurmaya çalışırsın. Ne kırdığını, neyi onardığını bilemezsin. Bu yüzden çoğu insan iç dünyasında sürekli aynı döngülere girer; aynı hataları farklı isimlerle tekrarlar. İç dünya, insanın en az tanıdığı ama en çok yaşadığı mekândır. Orada zaman farklı akar. Bir an çocuklukta donup kalırsın, bir an hiç yaşanmamış bir geleceğin yükünü sırtında hissedersin. Dışarıdan bakıldığında “normal” görünen bir insanın içinde, yıllardır kapatılmamış odalar, kilitli kapılar ve konuşulmayan sesler olabilir. İnsan çoğu zaman kendine karşı dürüst değildir. Çünkü iç dünyada dürüstlük cesaret ister. Bastırmak, ertelemek, yok saymak daha kolaydır. Zaten düşünceler dile dökülmüyorken, kime ne zararı olabilir ki? Oysa her bastırılan düşünce başka bir yerden sızar. Bazen öfke olur, bazen ilgisizlik. Bazen tembellik diye adlandırılır, bazen “karaktersizlik”. Halbuki mesele çoğu zaman karakter değil, taşınamayan bir zihinsel yüktür. İnsan kendini eğitemez demek belki ağırdır; ama kendini tanımayan bir insanın kendini eğitmesi de mümkün değildir. İç dünyayı düzenlemek, bir evi toplamak gibi değildir. Daha çok yıllardır kimsenin girmediği bir depoya ışık tutmak gibidir. Toz kalkar, göz yakar, insanı geri adım attırır. Bu yüzden birçok insan kapıyı hiç açmamayı seçer. Sessizliği huzur sanar. Düşüncelerin ağzı olsaydı, belki de bu kadar rol yapamazdık. Kim olduğumuzu saklayamazdık. Ama belki de o zaman birbirimizi daha iyi anlardık. Çünkü herkesin içinde bir karmaşa olduğunu, herkesin bir şeylerle savaştığını duyardık. Belki yargı azalırdı. Belki sabır artardı. İç dünya düzensiz olabilir; ama bu onun değiştirilemez olduğu anlamına gelmez. Sistem yoktur, evet. Ama farkındalık vardır. İnsan kendi içindeki kralı da şeytanı da tanıyabildiği gün, ikisini de yönetmeyi öğrenir. Susturamaz belki; ama yönünü tayin edebilir. Düşüncelerimizin ağzı yokken bile, hangilerini dışarı çıkaracağımıza bilinçli şekilde karar verebilmek, belki de insanın kendine gösterebileceği en olgun davranıştır. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Uçurtma Avcısı Akıntıya Karışalım  Sarı Sayfa

Eksik Nota

Eksik Nota Hamza Seçkin Mart 14, 2026 Bazen bir şeyi aradığımızı hissederiz. Ne olduğunu bile bilmediğimiz, ama yüreğimizde eksikliğini duyduğumuz bir şeyi… Kayıp bir duygudur bu. Zaman zaman midemizden kalbimize doğru yükselen melankolik bir ateştir. İçten yakar, ama dumanı çıkmaz. Gelir, geçer. Sonra yeniden nükseder.İşin esasına bakarsak, insan da kayıp bir varlıktır. Ona bir ömür biçilmiştir; ama o, bu ömrün içinde ne aradığını bilmeden kaybolmuştur. Kimimiz sanatta arar çareyi, kimimiz parada, kimimiz aşkta… Fakat ne yaparsak yapalım, o tanımsız duyguyu silemeyiz içimizden. Bağrımızda yükselen bir ateş gibi, zaman zaman alevlenir. Bastırılır, unutulur, ama hiçbir zaman tamamen kaybolmaz.İnsan, eksik piyano çalan bir piyanist gibidir. Her şey yerli yerindedir, ancak asıl ihtiyaç duyulan ses yoktur. O ses belki daha var olmamıştır, belki de hiçbir zaman olmayacaktır. Yine de, sanatını var olan sistemin kalıplarına sığdırmaya çalışır. Bu da onu yorar, yıpratır. Haykırmak ister, ama boğazına düğümlenmiş bir yumru vardır. Anlatacakları vardır, ama anlatacak aleti eksiktir. Bir gün biri çıkar, o eksik notayı tamamlar belki. Lakin o gün geldiğinde sanatçı çoktan ömrünü tamamlamış, huzura ermiştir.Sonra bir başkası çıkar, ölen sanatçının sanatını devralır. Onu bir miras gibi görür. Yükseltmek ister. Mısra ardına mısra yazar. O piyanonun başına geçer. Belki trajikomik bir hikâye anlatır. Belki de yalnızca bir şaka… Ama sonunda o da tükenir. Çünkü anlatmak istediklerini tam olarak ifade edecek kapasiteye ulaşmamıştır piyanosu. Bu da onu zamanla yıpratır. İçinde bir yerlerde hep daha fazlasını yapabileceğini bilir, ama sınırlarla çevrilidir. Ve o da gözlerini yumar hayata.Sanat bir döngüdür. Eksik bir döngü. Ama bu eksiklik bir kusur değildir — aksine, gelişimin ta kendisidir. Tıpkı insan gibi. Eksik doğarız, eksik yaşarız, eksik tamamlanırız. Ve sonra bir başkası gelir, kaldığımız yerden devam eder.Eksiklik bir kusur değil, sonsuzlukta yankılanan bir mucizedir. Ve bakış açımız, bu mucizeye yön veren mistik bir araç gibidir. Kalıcı olan tek şey, içimizde yanan o ateş ve sonsuzluğa karşı savaş açan irademizdir.Eksik olan bir döngüde kusursuzluğu hayal eden insan, kuyunun dibinden gökyüzüne bakan bir kurbağaya benzer. Gökyüzü oradadır ve gerçekten sonsuzdur. Ama kurbağanın gördüğü, sadece kuyunun çerçevesiyle sınırlı dar bir parçadır. İnsan da çoğu zaman kendi sınırlı algısını evrenin tamamı zanneder. Kusursuzluğu arar ama eksikliklerle çevrilidir. Gerçek gelişim, bu sınırları fark etmekle başlar. Çünkü bazen anlam, kusursuzluğa ulaşmakta değil, kusurla birlikte gökyüzünü hayal edebilmektedir.Ne aradığımızı bilmesek de, o şeye duyduğumuz özlem zaman zaman bizi kavurur. Fakat bunu bir eksiklik gibi görmek, kendi potansiyelimize sırt çevirmek olur. Oysa o eksiklik, gelişimin kıvılcımıdır. Eksik notamızla çaldığımız bu hayat bestesi, belki de en hakiki sanatımızdır. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Adalet Tavşan Jojo (Jojo Rabbit) Başlangıcın Sonu

Yol

Yol tramvay Mart 14, 2026 Yitik bir ruh, yanar içinde özgürlük ateşi Sızlar yüreği, kırık bir ruh gibi Ağlar bedeni, ve feri sönen gözleri.. Arayıştadır kendisi. Rotasını kaybeden bir gemi. Hedef kuvvetli bir rüzgârdır. Rüzgâr fısıldar, içindeki ilham gölgesi. Dumanı kömürden, kömür gelir ömürden. Ömür bir sancaktır, Uzun bir yoldur. Yol ise sonsuz, hedef belirsiz… Çileli bir gurbet, Yalnızlık… O’dur. Bir döngüdür. Ama benim ateşim ebedidir. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Şükûfe’nin Nisan Günlüğü Başlangıcın Sonu Şebnem Ferah 

Kuşlar Konuşsaydı

Kuşlar Konuşsaydı Miranda Mart 14, 2026 İşte orada, orada duruyordu. Söğütlerle kaplı ağaçların olduğu parkta, herkesin yanından geçip gittiği o bankların birinin sağ köşesinde: Unutulmuş bir şiir. Hangi kalemle yazıldıysa harfleri tüm yağmurlara rağmen hala orada, tüm siyahlığı ile duruyordu. Hem aşkla yazılan şeyleri, fırtınaların uçurup götürmesi zaten çok zordu. İşte şimdi güvercinlerin saçlarıma değip havalandıkları yerde, ben öylece durmuş bekliyordum. Gelip geçen insanların yüzlerinde bir hayal kırıntısı arıyordu gözlerim. İşte bulduğumda, ona tutunup bir uçurtma gibi yükselecekti yüreğim. Sonra artık balkondan adını seslendiği anneleri yoktu çocukların. Penceresinde ekmek beklediği bir babaları yoktu. Ve dondurmaları erimezdi yazları. Artık cebinde yetmiş beş kuruşu olan hiçbir çocuk, bir düş kuramazdı. Kavunlu bir dondurmanın eriyen bir hayali bile yasaktı ona. Hem karınca yollarını takip edemezdi ellerim. “Ben geliyorum çekilin karıncalar.” diyen, onları uyaran ışıklı ayakkabılarım yoktu, onlarla karınca dili konuşacak kimse kalmamıştı. Güller, yanaklarını daha kırmızı yapar deyince, gül reçeli yapsın diye annesine gül yaprağı toplayan hiçbir çocuk yoktu. Kaldırımların eksik ve çökük taşlarına kurduğu tebeşirden bir hayali yoktu mesela kimsenin. Kiraz ağaçlarının mevsimi değildi artık Bahar’ın adı. Kurtlu elmaların ekşi tadında saklı değildi yazın gelmesi. Temiz çamaşırların hangi renk mandallara asılacağını seçemiyordum artık, çamaşır ipleri yoktu. Ve çamaşır ipleri yoksa, ona konabilecek kuşlar da yoktu. Ve sahi, hangi rüzgar getirecekti bana, komşunun kullandığı yumuşatıcının yaseminli kokusunu? Şimdi ezanın sesleri kulaklarını doldururken, hüzünle göğü izliyordu. Ezanı olmayan ülkelerin, ezanı hatırlatan çocuklarını düşleyerek… Pazarları kurulan pazarlarda saklıydı tüm azarlar. Kedilerin uykusu kadar kısaydı hayat. Burada, sigara dumanları bile yokluğuna karışıp gidiyordu. Yokluğun, öyle çok şeyi alıp götürüyordu ki bu şehirden, kırmızı gökyüzünü sadece ben görüyordum. Kimse kafasını kaldırıp bu hüznü misafir etmiyordu yüreğinde. Benim yüreğim ise kapılarını sana sonsuza dek açıyordu. Açmadığı an ölmeyi dilemiştim, belki de ondandı. Şimşekler şimdi oyun oynuyordu hepimizle. “Gülümseyin çekiyorum!” dedi bir tanesi, sonra her yer bembeyaz oldu. Kimse gülümsemedi o fotoğrafta. Gökyüzünün bitmez bilmez bi hafızası var oysa. * Şimdi, orada öylece duran yazıyı her gelip geçen gibi, unutulmuş bir şiire yakışan en güzel şekilde terk ediyordu. Bankın sağ köşesine bir serçe kondu. Eğer insanca bilseydi, ve şiiri okusaydı işte şöyle okurdu: Bu şehrin yüreği sende çarpıyor.İnsan, sana kan taşıyan bir damar olamayacaksa; bu şehirde yaşamamalı. Çekip gitmeli… Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Mimarlığın Gücü: Dünyanın En Görkemli Aşk Hikayesi William Kentridge Öyle işte…Sadece…Öyle…

Sanata Dair

Sanata Dair Hamza Seçkin Ocak 23, 2026 Sanat toplum için değildir. Sanat, sanat için de değildir. Sanat, hayat içindir. Bir felsefedir. Bir bakış açısıdır. Ne kadar bakarsanız, sizi o kadar içine çeker. Ne kadar içine çekilirsiniz, o kadar kafanız karışır… Bir döngüdür sanat. Yaprağın ucundaki bir çiğdem gibi… Yere düştüğünde toprak olur. Güneş vurduğunda buhar, soğuk çarptığında yedi köşeli bir kristal… Bizim yaptığımız sadece yorumlamaktır. Belli kalıplara sokarak bir anlam katmaya çalışırız. Fakat dünyanın toz zerresi olduğu şu koca evrende, bir kalıp yaratmak, insanoğlunun ömrünün yeteceği bir şey değildir. Ama bu, kötü bir şey olduğu anlamına gelmez. Sonuçta amacı olmayan bir insan, kaptanı olmayan bir gemi gibidir. Sanat bir kaptandır. Yön veren rüzgar, sonsuz bir denizdir. Ömür ateşini harlayan bir yakıttır. Aynaya her bakışta biraz daha yabancılaşan ruhumuzun, kendi sesini duyma arzusudur sanat. En yalın insan bile, farkında olmadan yorum katar içine. İhtiyacı olan şeyler basittir: bir boş bakış, yarım bir gülüş… ve sonsuz hayal gücü. Deryalara sığmayan bir farkındalıkla, içinde kendini bulur. Sanat, ruhun yansımasıdır. Anlamlandırılamayan bir bütündür. Estetiğe ihtiyaç duymaz; çünkü estetik zaten onun içinde saklıdır. Mantıkla açıklanamaz — fakat rastgele de değildir. Yin ve yang gibi: kaostaki düzen, beyazın içindeki tek siyah nokta…İnsansız bir sanat olabilir; lakin sanata sahip olmayan bir insan olamaz. Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Kasım Kütüphanesi Oblomovka Hastalığı Humboldt ve Eğitim İdeali

Benden Gidişine Bana Gelişine

Benden Gidişine Bana Gelişine Nermin Yetkin Kasım 26, 2025 Bitirmek ne büyük güç güzelimGel o gül yüzünü öpeyimGüllerin içinden kokunu seçeyimGönlümdeki yerini seveyim Ben görürüm guzeliBaktırır bana en güzeliGülüşüne hasretim Gel güllük gülistanlık et bu seveni Günüm geçer sensizRenksiz, kokusuz, emeksizGel o cilvelerinle de kendime geleyimGelene gidene senin şarkını söyleyeyim Güvercin göndereyim gidişineBenden gidişine, bana gelişineBoy boy güller yetiştireyimHer soluşlarında seni tekrar kaybedeyim Gülüm günüm, geçmez sözümVer elini serilsin ömrümSebep görmez gözümGerçeklikten sıyrılmıştır günüm Gökyüzüm günlük güneşlik sen varsan eğerGeldi mi güvercin, vardıysa eğerŞimdi saçımda gül kokusu Neyleyim senin gülün değilse Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Rüzgar Şafak Yağmuru Farklı Kapılar

Yıldızlar

Yıldızlar Miranda Kasım 22, 2025 Ne yıldızlar anlatırdı geceyi Ne de gece tanırdı yıldızlarını Yaşamak böyleydi işteİçindeki, içindekini bilmezdi Sonra hiç bilmediği bir yıldız Kayardı hayatından Ve geçer giderdi Bir kitapta okumuştuHatırladı; Tutamadıklarımızdan yaratılmıştır yıldızlar… Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Yağmur! Öyle işte…Sadece…Öyle… Kırk Meselesi

Bir Akşam, Gönlüme Gelen..

Bir Akşam, Gönlüme Gelen.. Nemocuuk Ekim 8, 2025 Yine masiva ile sarmaş dolaş gönlüm  O şanı yüce bülbülden uzak O andelib-i zişandan mahrum Sen de mi benden uzaksın ey gönül?  Yoksa ben kendimi hiçlikte mi buldum? Hiçlik denilen şey hiçtir aslında Yokluk, yoktur anlayana, bakana… Adem kabul etmez kainat Ki ben sana mürid Ki sen bana murad   Aşıkın namütenahi adı var en başı aşk  Ne güzel şey kul için aşk, ille de aşk    Seherde esen güllere sordum derdimi, Ki bilinmez Ki söylenmez Ki seçilmez Ki sevilmez… Onlar arif değildi  Belki maruf, belki irfandı.. İrfanı aşk olan Neyler derdi tasayı?   İlim kendin bilmektir der bizim Yunus Be hey Yunus! Kendini bilmez, Rabbini bilmez lakin.. Rabbini bilmeyen, Kendini nasıl bilsin?   Nur-u Siyah avcılarıyız biz kainatta Nur da, siyah da, O’nun eliyle bizim aslında Siyahı nur olanın halini bilmem ama Nuru siyah olanın hali yaman burada Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Yıldızlı Düşünceler Küçük Prens Bir Akşam, Gönlüme Gelen..

Zamansız Bir An

Zamansız Bir An tramvay Eylül 8, 2025 Zamansız bir anda gördüm. İklimsiz bir anın içinden geçerken hissettim. Karanlığın koyu rengine vardığımı ve baharın kapılarının açıldığını. İzlediğim bütün hercümeçlerin içinde, bir kaos meydanında, kasırganın tam ortasındaki sakinlikte açıldı kapılar.  Teslimiyetin üst mertebesine koşarken, ayağıma takılan bütün prangalar ile kapının açılmaya başladığını gördüm. Her şeyi O’na havale etmenin rahatı içinde pencereden bakıp içine girmeden… Sakince ve sessizce yürümeye başladım. Baharın kokuları ulaşınca bana, burnumun ucunda bir sızlama hissi ve gözlerden dökülen yaşların da sahipsiz olmadığını anladığım vakitler doldu içime.  Bitmesin dediğim her şeyin biteceği gerçeği bu dünyanın hakikatiydi. Aynı zamanda bitsin dediğim her şeyin de biteceği bir ahvalin ortasında olmakta… sonunda her şey faniydi.  “Sen bir salondasın. Sanıyorsun ki okyanustasın. Ama bir salondasın” hakikatini anladığında başlayan ummana yelken açma meselesi ile hemhalim bu noktada. Sonrasında ne olacağı muamma… Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Müzik Nedir? Pandemi Sırasında Sanat Hayatımı Nasıl Kurtardı? Damızlık Kızın Öyküsü (The Handmaid’s Tale)

Herkes Aşk Derken Ben Özlem Diyorum

Herkes Aşk Derken Ben Özlem Diyorum Nemocuuk Eylül 1, 2025 Özlemek… Veya halk arasında bilinen ismiyle özlem.. Nedir özlem dedikleri dost?  Neyi, niye özler mesela? Dünyaya söz geçirme sevdalısı beşer, Neden kendi kalbine söz geçiremez? Buncası; Kalbinin farkında mı değil, Yoksa kalpsiz mi? Hangisi daha korkunçtur; Kalplerinden bîhaber olanlar mı,  Yoksa kalpsizler mi? Belki dünya için ikisi de çok büyük tehlike.   Yanlış hisseder mi bir insan mesela dost? Neden hislerini inkar eder mesela? Kendi kalbine, Kendi hislerine mi sağır bunlarcası? Neden kalbini dinlemez insan? Gönlün tek görevi kan taşımak mı gerçekten? Bu kadar sığ mı insanların bakışları? Aşk dedikleri şeyi, Hususiyetle özlemi, Hangi materyalist bakış anlayabilir, Veya anlatabilir? Birkaç büyük harften mi ibaretti sevmek? Kendini yaşamaktan mahrum, Aşka teslim, Aşka tesellüm, Aşka mahkum etmek, Hangi akıllının(!) kârıdır? Aşk, dedikleri şey, de var, Özlem de.. Sen kalbini dinlemesen, Onu inkar etsen de..   Hatta aşk, dost, İnsan olmanın gereklerindendir belki. Bil ki… Dert görünür dışarıdan aşk dedikleri, İçi daha bir dertli, Daha bir alevli… Ot gibi yaşamak mı? İnsanlar ot gibi yaşasalar keşke.. Ot güneşe aşık, Onu umursamazca çiğneyen Küçük çocuğa aşık.. Ot, yağmura aşık… Ve dahası, yağmuru verene aşık.. Dili O’nu söylemekte hep Kalbi O’nu zikretmekte.. Biz onu duyamasak da, Göremesek de..   Bir çiçeğin güzelliği Dilindeki zikirdendir. Yağmur o zikrin hürmetine yağar; Güneş, ona hürmeten açar.. Kalp, O’nu atar, O’na atar, O’na hürmeten atar, Kalbi Atan’a hürmeten.. Kalp kalbi tanır,  Kalp kalbi bilir de, Sen kendini bilmezsin be bedbaht, Sen kendinden, Sen Rabbinden, Sen kendinden bîhabersin. Bîhaberliğinden de bîhabersin. Acınacak haldesin Acınacak haldeyim Birisi gelsin, bize acısın diye beklemelerdeyim. Ben de kalbimden bîhaberim. Dilim onu söyler, Utanırım, haya ederim. Sen bensin, ben de sen. Ben ne seni bilirim, Ne de seni bilirim. Aşk dedikleri bir yolda Bir deryada Okyanusta Çırpınışlardayım.   Bize günlük güneşlik hava, Hava bize güllük gülistanlık. Göremeyene, bilemeyene acırım. Yazık, bakamayana Ki yazık, aciz bana.   Aciz, bana..   Ama ben aciz olanı istemem. Zayıf bana, Ki zayıfım, Zayıf olanı istemem.   Aşk bana, Ki aşığım, Ki aşkım… Susarım, söyleyemem.   Yolu henüz yarıladım. Ben bu yolda bendeyim, Yolcuyum, yoldayım. Yolu bırakmam, bırakamam. Ben yola, yolu verene aşığım. Yol ki yolu verene.. Yol da yolu verene.. Yolda, yolu verene.. Yolda, yolu verenle..   Yazık insanlara, Kalplerinden, bîhaberler. Kalplerinin onları götürdüğü yerden, Bîhaberler. Bi’ haber alsalar…   Kendi dilini duymayan birisinden Kendi dîlini duymasını istiyorum ben. Dil de O’nu söyler çünkü, Dîl de… Ey dîde! Nedir uyku?  Sen gel, uyan gecelerde. Yoksa nur-u siyah avlarım dersin de Kimse inanmaz sana, Kendi kalbin bile.   Sen kalbini umursuyor musun ki; Onun seni umursamayışını umursayasın?   Delikanlı… Çölün sana öğreteceği daha çok şey var. Bu yüzden, Onunla inatlaşmayı bırak Onun dediklerine kulak ver. Dinle. Şu dünya çölünü dinle. Kalp çölünü dinle. Sus  Ve dinle. Her bir kum tanesi Ne hikayeler anlatır aslında Dinleyene! Bilene Veya bilmeyene, Silene Veya silmeyene, Silemeyene.. Aşk serabından kurtulamayana. Kendini aşka mahkum edene. Ateşe atılana da Atlayana da. Okyanusa dalana da Semada uçana da Sehere, seraba… Gayba, marufa… Sevdaya, beyzaya… Sana Ve bana. O yüzden dur Ve dinle, Bırak kendini bilinmezliğin engin denizine. Aşk mı? Aşk dedikleri budur işte! Arkadaşlarınızla paylaşmak için… Diğer Yazılarımıza da Göz Atın Kendi En Çoğun Sarı Sayfa The Suay Sew Mağazası